|
|
Sabancı Üniversitesi Rektörü SABAH için yazdı
Üniversiteler sadece akademisyenlerin değil
Üniversitenin paydaşlarına öğrencileri ve ailelerini, çalışanları, devlet, özel sektör ve giderek tüm toplumu katabiliriz. Özerklik, tümüne hesap verebilmeyi getirir.
Yükseköğrenim ve üniversiteler konusu Türkiye gündeminde 40'lı, 50'li yıllardan beri hep var olmuş, zaman zaman çok hararetli tartışmalara yol açmıştır. Ancak bu tartışmalar genelde günlük siyasi polemiklere dönüşmekte, köklü ve çağdaş gelişmelere yol açabilecek düşünce üretimi de imkansız hale gelmektedir. Bir yandan da üniversitelerimizi iyileştirmeyi ve yükseköğrenim sistemimizi köklü olarak yeniden yapılandırmayı hedeflediğimizde de önümüze Türkiye'de üniversitelerle ilgili yerleşmiş bazı düşünce kalıpları çıkar. Bu düşünce kalıpları birbiriyle çelişse bile genelde sistemde ciddi değişiklik yapmanın önünde engel teşkil eder. Bu kalıpların bazılarını şöyle özetleyebiliriz. 1-Yükseköğretim üzerinde devletin çok sıkı bir kontrolü olmalıdır. Bu olmadığı takdirde yükseköğretim kurumlarında devlet, millet veya rejim aleyhine çalışmaların olması ya da üniversitelerimizde bazı etnik, ideolojik ve dini grupların yuvalanması ve gelişmesi önlenemez. Böyle düşünen kimilerine göre üniversiteler devletin mülkü olmalıdır. 2-Yükseköğretim kurumları tek tip olmalıdır. Üniversitelerin birbirlerinden farklı olabilmelerine mümkün olduğu kadar, imkan verilmemelidir. 3- Sosyal devlet anlayışına göre ve sosyal adalet ilkesi doğrultusunda üniversite eğitimi herkes için bedava olmalı, öğrencilerden harç, öğrenim ücreti vs. adı altında bir ücret talep edilmemelidir. 4- Üniversiteler demokratik bir yönetim anlayışı içinde öğretim üyelerince yönetilmeli, üniversite yönetimine ve üniversitenin işleyişine dışarıdan hiçbir müdahale olmamalıdır.
KURUMSAL ÖZERKLİK Askeri dönemin tipik bir ürünü olan 2547 sayılı Yükseköğrenim Kanunu ile yukarıda birinci ve ikinci maddelerde yer alan hususlar hayata geçirilmeye çalışılmıştır. Bu yaklaşımın, üniversitelerin kurumsal özerkliği ve bu kurumlarda çalışan öğretim üyelerinin akademik özerklik ilkeleri ile çeliştiği açıktır. İlk vakıf üniversitesi Bilkent'in kuruluşu, vakıf üniversitelerinin sayısının artışı ile yükseköğrenimdeki yeknesaklık ortadan kalkmaya başlamıştır. Türkiye'deki üniversite hayatının 1933'te Darülfünun'un kapatılıp, İstanbul Üniversitesi olarak kurulması ile başladığını düşünürsek, 2547 sayılı yasa çıkıncaya kadar kurulan üniversitelerin büyük bir kısmı İstanbul Üniversitesi'ni tek model olarak görmüşlerdir. Ancak, 1956'da özel bir yasa ile kurulan Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nin modeli ise mevcut olan diğer üniversitelerden çok farklıydı. Bu özel kanunu ve iyi yönetişimi sayesinde hızla gelişebilen Ortadoğu Teknik Üniversitesi "ODTÜ", Türkiye'de farklı bir üniversite modelinin olabileceğini kanıtlamıştır. 1971'de Robert Kolej'in yüksek kısmı Boğaziçi Üniversitesi olmuştur. Boğaziçi Üniversitesi de hemenkuruluş yıllarından itibaren eski Robert Kolej'in geleneğini başarı ile geliştirmiş ve Türkiye'deki yükseköğrenim hayatına yeni bir boyut kazandırmıştır. Ancak tüm bunlara rağmen tek tip üniversite inancı yaşamaya devam etmiş ve adım adım bu üç üniversitemiz de "esas tip"e uydurulmaya çalışılmıştır. Sonuçta 2547 sayılı kanunla Türkiye'deki bütün yükseköğrenim kurumları kapsamlı ve sıkı bir kontrol altında tek tip üniversiteye dönüştürülmek istenmiştir.
AŞIRI DENETİM Oysa özerk kurumlar olarak üniversiteler farklı gelişme stratejilerine ve misyonlara sahip olabilmelidir. Kuşkusuz içinde bulunduğumuz yıllarda Yükseköğretim Kurulu'nun, 2547 sayılı kanununun sıkı merkezi kontrol ve denetim işlevini daha esnek ve yumuşak bir anlayışla yorumladığı görülmektedir. Bu nedenle ve vakıf üniversitelerinin sayılarının da artması ile artık Türkiye'de tek tip üniversite modelinden fiilen bahsetmek söz konusu değildir. 1970'li yıllar Türkiye'de bir anlamda "yok"luk yıllarıydı. Evinize telefon almak için yıllarca beklemeniz gerekiyordu. Zaman zaman margarin, benzin veya ampul sıkıntısı yaşamaktaydık. Bu ve benzeri temel ihtiyaçlar için saatlerce kuyrukta sıra bekliyorduk. Bugün ülkemizde tek bir kuyruk kalmıştır, o da üniversiteye girme kuyruğudur. Bu kuyrukta çocuklarının ön sıralarda yer kapabilmelerini sağlamak için aileler olağanüstü çaba harcamakta ve özveride bulunmaktadır. Gençlerimiz lise eğitimlerinin son yıllarını feda etmekte ve yüksek ücretler ödeyerek, dershane ve üniversiteye giriş kurslarına devam etmektedir. Tüm amaç yaklaşık üç saatlik bir çoktan seçmeli sınavda yüksek skor elde ederek, istenilen üniversiteye, daha doğrusu o üniversitenin istenilen bölümüne girmektir. Tabii bu amansız yarışta, dershaneye ücret ödeyecek imkanı olmayan gençlerin, çok da fazla şansı yoktur. Başarılı olup kuyrukta öne geçebilen gençlerimiz devlet üniversitelerinde hemen hemen hiçbir ücret ödemeden okumaktadır. Oysa ÖSS'de en üst dilimden öğrenci alan devlet üniversitelerimizde okuyan gençlerimizin ailelerinin birçoğu ekonomik olarak orta-üst veya üst sınıftadır. Ekonomik durumu iyi olan bu gençlerle, nasılsa üniversiteye girebilmiş ekonomik durumu çok yetersiz olan gençlerimizin aynı şekilde ücretsiz olarak devlet üniversitelerinde okutulmasını sosyal devlet veya sosyal adalet ilkesi anlaşıyı ile açıklamaya çalışmak akıl dışıdır. Eğer ekonomik imkanların üniversiteye girişte bir engel oluşturmaması isteniyorsa, yapılacak şey üniversiteye giriş kurslarının bedava olmasıdır! Üniversite eğitiminin ücretli olup, olmaması konusunda esas ilke, başarısı ile üniversitede okumaya hak kazanmış bir gencin önünde ailesinin yetersiz ekonomik durumunun engel teşkil etmemesi olmalıdır.
|