kapat
Anasayfa
|
E-gazete
|
Sarı Sayfalar
|
Arşiv
|
Üye Ol
|
Üye Girişi
|
English
|
Kırmızı Alarm
  
7 Ocak 2009, Çarşamba
Sabah
 
Haberler Spor Günaydın Ekler Dosyalar Servisler Multimedya Astroloji Kültür-Sanat İşte İnsan Emlak Çocuk Çizerler
Sabah Günaydın Cuma Cumartesi Pazar Buzz
 
24 Saat
24 Saat
MEHMET BARLAS
BAŞYAZI

"Kalıcı barış" yerine "Geçici ateşkesler"le çözüm bulunabilir mi?

Gazze'de yaşanılan trajediye ilişkin en büyük hayal kırıklığının odağında, ABD'nin yeni Başkanı Obama var.
20 Ocak'ta görevi devralacağı için Obama'dan şu anda bir eylem bekleyen pek yok. Kendisi de bu durumu "Konu dış politika olduğunda iki farklı sesin duyulması doğru olmaz. Şu anda tek bir Başkan var" diyerek yorumladı.
Ama öyle bir tablo çizmişti ki seçim kampanyasında... Amerika dünyada haksızlıkların karşısında yer alacak, kara listelerde isimleri zikredilen liderlerle diyaloglar kurulacaktı.
Yani Obama'nın hiç olmazsa İsrail'e "Dur" demesi ve hem İsrail hükümetine hem de Filistinlilere ve Hamas'a ateş-kes çağrısı yapması mümkündü.
Ancak suskun kaldı.
Şimdi herkes onun Temmuz'da İsrail'in Siderot kentine yaptığı ziyareti ve burada "Benim evime de roket atılsa buna aynı şekilde cevap verirdim" dediğini ve Hamas'ı terörist bir örgüt olarak nitelediğini hatırlıyor.
Bu noktada Ortadoğu'nun krizlerine farklı açılardan bakılabileceğini hatırlamalıyız.
Örneğin 1956 Süveyş Krizi ve Ortadoğu Savaşı'nda, İsrail, İngiltere ve Fransa gizli "Sevr Protokolü" çerçevesinde Mısır'a saldırdıkları zaman, bu saldırıyı o zamanki ABD Başkanı Eisenhover durdurmuştu.

İki kutuplu dünya
Amerika'nın bu müdahalesi İngiltere'de hem siyasi hem ekonomik kriz yaratmış, Churchill'in halefi Eden'ın siyasi hayatı sona ermiş ve Süveyş Kanalı kesin olarak Mısır'ın egemenliğine girmişti.
Ama o dönemde ABS-Sovyet dehşet dengesi vardı. Sovyetlere karşı başkaldıran Macaristan'ın tanklar altında ezilmesini de Amerika izlemek durumundaydı. Bu dengenin Ortadoğu'ya inmemesi için, Eisenhover müttefikleri İngiltere ve Fransa'ya ve de İsrail'e karşı Mısır'ı tutmak zorunda hissetmişti kendisini.
Eğer Filistinlilere dönük İsrail zulmünü bir dinler ve kültürler arası çatışma olarak görmek eğilimindeyseniz, 1970 yılının olaylarını da hatırlamanız gerekir.
1967 Arap-İsrail savaşı ertesinde Ürdün topraklarına göç eden yaklaşık 300 bin Filistinli mültecinin ve bunların eylemlerinin egemenliğini ve tahtını tehdit ettiğini düşünen Kral Hüseyin, "Kara Eylül" diye anılan 1970'in Eylül'ünde Filistinlilere karşı askeri harekât başlatmış ve kanlı bir kırım sonucu binlerce Filistinli can vermişti.
Yani Ortadoğu'da ne ırk ne de din birliği gerginliklerin yok olmasını sağlayabilir.
1980'in Eylül'ünden 1988'in Ağustos'una kadar süren İran-Irak savaşını ve aynı dinden yüzbinlerce insanın öldüğünü, sakatlandığını unutmak mümkün mü?
Şimdi Başbakan Erdoğan, Gazze Trajedisi'ne bir çözüm bulmak için bölge başkentlerinde mekik dokuyor.

Nihai çözüm yok mu?
O dönemde de Turgut Özal hem Bağdat'a hem Tahran'a gitmişti.
Ama Saddam barış istemiyordu.
Özal Tahran'dayken Irak'ın füzeleri yine İran başkentini vurmaktaydı. Bir füze biz gazetecilerin ve Türk heyetinin kaldığı otelin o kadar yakınına düşmüştü ki, sarsıntıdan yataktan düştüğümü hatırlıyorum.
Saddam'ın Halepçe'de Iraklı Kürtleri zehirli gazla çoluk çocuk boğduğunu nasıl unutabiliriz mesela.
Bu coğrafyada nihai çözüm pek yoktur.
İsrail'in işgal ettiği toprakları ve Kudüs'ü terk etmesi, Filistinlilerin ve Arapların tümünün İsrail'in varlığını hukuken de kabul etmeleri bu nihai çözümün şifreleridir.
Bunun yerine yani "kalıcı bir barış" yerine "geçici ateşkesler" şu anda çözüm olarak görülüyor.
Kalıcı barış isteyen liderler ise Sedat ve Rabin gibi, öldürülüyorlar.