kapat
Üye OlÜye Girişi
Bugünkü SABAH Gazetesi
  |  Benim şehrim | 2 Eylül 2007, Pazar
Son Dakika
ARAYIN
Google
Google Arama
atv
Kanal 1
ABC
EMRE AKÖZ

Askeri yabancılaşma

Taha Kıvanç'ın dünkü yazısında şöyle bir paragraf vardı:
"Kafamın almadığı yön şu: Bizde askerler toplumun 'orta sınıf' ailelerinin çocukları... Çoğunun annebabası ile Abdullah Gül'ün anne-babası arasında bir fark yok. Hayatıyla ilgili belgesellerde izliyorsunuz; yeni cumhurbaşkanının ailesinde esnaf, tüccar, sanayici olduğu kadar profesör, şair, yazar ve sanatçı da var. Ortalama bir Türk ailesi. Komuta kademesini teşkil eden komutanların aileleri de, eminim, öyledir... Benzerler birbirini çeker miydi, iter miydi?" ( Yeni Şafak, 1 Eylül )
Kıvanç özetle "Benzeri toplumsal kesimlerden geldiklerine göre, bu çekişme niye" demeye getiriyor.
Bu yaklaşım, tabii içinde bir ironiyi barındırmıyorsa, gayet iyimser, ancak gerçekçi değil.
1970'li yıllarda Avrupalı Marksistler bu konuyu epey tartışmıştı.
Bazıları bir sınıfın ya da bir zümrenin siyasi davranışını anlayabilmek için onu oluşturan bireylerin kökenini araştırıyordu. Diğerleri ise kökenleri araştırmanın bir anlam ifade etmediğini, önemli olanın diğer sınıflarla ilişkiler ve yeni konumun getirdiği çıkarlar olduğunu öne sürüyordu.

Bu tartışmayı daha iyi anlayabilmek için silahlı kuvvetlere bakmak gerekir. Köken araştırmalarının nasıl hataya düşebileceğini o noktada görebilirsiniz. Sadece Türkiye'de değil dünyanın birçok ülkesinde (özellikle de " gelişmekte " olanlarda) ordunun yönetim kadrosunu oluşturan subaylar, orta ve alt sınıftandır. Aileleri memurdur, işçidir, esnaftır...
Ancak bu subaylar daha sonra geldikleri kesimin kültüründen ve ideolojisinden koparlar. Bu kopmayı sağlayan öğelerin başında "eğitim " gelir.
"Eğitim" deyince aklınıza biz sivillerin de geçtiği "ilk-lise-üniversite vs" eğitimi gelmesin. Askeri okullarda özel bir eğitim verilir ve meslek derslerinin yanı sıra " doktrin dersleri " önemli yer tutar.
Hatırlıyorum: Biz küçükken mahallemizde Oktay adlı bir arkadaşımız vardı. Bizimle birlikte sokakta top oynar, erik aşırır, kızlara laf atardı.
Derken Oktay hava okuluna girdi. Uzun süre ortalıkta görünmedi. Derken bir gün okul üniformasıyla karşımıza çıktı. O bildiğimiz Oktay gitmiş, yerine başka birisi gelmişti.
Biz siyasi konulardan pek çakmazdık. Oktay ise her konuyu siyasete bağlıyordu. Ecevit'i ve Demirel'i kötülüyor, lafı dönüp dolaşıp Atatürk'e getiriyordu. (Artık bizim oyunlarımıza katılmadığını herhalde söylememe gerek yok.)
Oktay'a mahalleli gençler saygı duyuyordu ama nasıl söyleyeyim, " o artık bizden değildi ". " Yabancılaşmıştı ".
" Bilen adam " olmuştu: Hangi meseleden söz etsek, Oktay'ın Atatürkçü bir çözümü vardı. Bizi küçük gördüğünü hissediyorduk.
Sadece kelimeleri, bakış açısı, siyasi görüşleri değil, " vücudunun duruşu " dahi değişmişti Oktay'ın ve bütün bunlar yaklaşık iki yılda
meydana gelmişti.
Sonra ne oldu bilmiyorum.
Güçlü eğitim... Bir doktrine bağlanma... Hedefi ve tarihi aynı ve silah kullanma yetkisine sahip bir grubun parçası olarak yaşama... Kendini üstün görme...
Bu ve benzeri nitelikler, subayları toplumsal kökenlerinden kopartarak kendilerine özgü bir zümre oluşturmalarını sağlar.
Nüfusun önemli bir bölümünün köylülerden oluştuğu ülkelerde, ordu " yönetici sınıf " gibi davranabilir, sivil bürokrasiyle, bazı siyasi partilerle ve profesyonel (doktor, avukat, vs.) sınıflarla ittifaka girerek dediğini yaptırabilir.
Sadece dediğini yaptırma da değildir olay. Ayrıca kendi egemenliğinde geçen süreçte maddi ve manevi imtiyazlar edinmiştir.
Buna karşılık... Köylülerin azaldığı... Sermayenin güçlendiği... Eğitimli insan sayısının arttığı toplumlarda ise ordu ciddi bir dirençle karşılaşır.
Sonuçta " geri adım " atmayı mesleki ideolojisi gereği " yenilgi " saydığı için de, ordu ile yükselen sınıflar arasında gerilim doğar, siyasi krizler çıkar.
Oktay arkadaşımla bir araya gelsem de bunun bir yenilgi değil, gelişen Türkiye'nin zaferi olduğunu anlatabilsem. Kabul eder mi dersiniz?
NOT: Kısa bir tatilden sonra, 11 Eylül'de görüşmek üzere.