kapat
22.01.2002
 SON DAKİKA
 EDİTÖR
 YAZARLAR
 HABER İNDEKS
banner
 EKONOMİ
 FİNANS
 MARKET
banner
 TÜRKİYE
 DÜNYA
 POLİTİKA
 SPOR
 MAGAZİN
 SAĞLIK
 KAMPÜS
 NET YORUM
 HYDEPARK
İNANÇ DÜNYASI
 ANKETLER
 ŞAMDAN
 GOOOOL
 DİYET
 TATLILAR
 SAMANYOLU
 CİNSELLİK
 TELE ŞAMDAN
 PAZAR SABAH
 MELODİ
 ASTROLOJİ
 SARI SAYFA
 METEO
 TRAFİK
 ŞANS&OYUN
 ACİL TEL
 KÜNYE
 WEB REKLAM
 ARŞİV
 
Trabzon Valisi görevden alınmalı!..

İçişleri Bakanı Rüştü Kazım Yücelen'e bir açık mektup yazmam gerekir aslında.. "Devlet polisi, futbol maçlarından ve trafikten çekilmelidir" derken ne kadar büyük bir gaf yaptığını artık herhalde anlamış olan Rüştü Kazım Yücelen'e..

"Polisi çekmek gerek" derken, önce İnönü, ardından Avni Aker Stadı'ndaki olaylara polisin nasıl üniformalı seyirci kaldığını ve nasıl itibar kaybettiğine dikkati çekiyorsa, mesele yok. Polisin gözünün önünde suç işlenmesindense, polisin olmadığı yerde katliam olsun, düşüncesi İçişleri Bakanı'nı ve onun polisini kurtarır, ama, bakanlığını da "Şu okullar olmasa, Maarif ne güzel yönetilir" ortamına getirir.

Trabzon olayları, bu kentin Vali ve Emniyet Müdürü'nün adeta bağıra bağıra gelen olaylara nasıl hazırlıksız olduğunu gösterdi Sayın Bakan.. Bir yanda, popülist, tiraj ve reyting peşindeki bir takım "Yalaka" medya, bir yanda, Göztepe ve Diyarbakır gibi sahipsizlere ceza yağdırırken, Trabzon'da hemen her maç çıkan olaylara göz yuman federasyon sayesinde, yaptığı herşey yanına kar kalan bu seyircinin sonunda bir olay çıkaracağı bu kadar belliyken, Trabzon Valisi ve Emniyet Müdürü'nün olayları kontrol altına alamayışlarını ve polisin tribünlerdeki vahşeti sadece seyrettiğini gösteren saatler süren Lig TV yayınının bandını lütfen izleyin Sayın Bakan.. Herhalde sorumlu bir bakan olarak, Vali ve Emniyet Müdürü'nü derhal görevden alırsınız.

Suçları sadece izinsiz alanda yürümek olan, işçi, memur, öğrenci guruplarına polisin nasıl coplarla, panzerlerle, su tankları ile saldırdığını çok gördük ekranlarda Sayın Bakan.. Peki bu ne?..

Lig TV ekranlarına, koltukları parçalayanların enaz yüz tanesi yakın çekimlerle geldi. Bunları belirlemek, toplamak, bir daha maça girmeme cezası vermek ve mahkemeye sevketmek, polis için çocuk oyuncağı.. Peki böyle bir işlem yapılmış mı, şu ana kadar, sorun bakalım?.

Sayın Bakan,

Bu daha başlangıç.. Yarın şampiyonluk ve küme düşme gibi çok daha ciddi koşullar oluştuğunda, iş koltuk kırmakla kalmayacak.. Polisin olaylara asla müdahale etmediği bilinci içindeki seyirciler, bu defa birbirlerine girecekler. Kan dökülecek. Kayseri-Sivas olayları yeniden yaşanacak ve bu defa siz sorumlu olacaksınız, Sayın İçişleri Bakanı.. Bizzat siz.. Olayların ciddiyetini asla kavrayamadığınızı gösteren "Her kulüp kendi stadında güvenliği sağlasın" diyecek kadar işi hafife aldığını gösteren siz..

Sayın Bakan,

Uygar batılı ülkelerde görev sorumluğunu içinde ve işini bilen güvenlik güçlerinin, Galatasaray'ın Avrupa maçlarında binlerce PKK teröristinin eylemlerini nasıl sona erdirdiğini, maç sahada oynanırken, nasıl ustaca bir manevra ile tribünleri oyun alanına dahi hissettirmeden boşalttığını gördük.. Toplu stadyum hareketlerine karşı, uygar ülke polislerinin a, b, c planları hazır, Sayın Bakanım. Olay başlayınca, polis hemen hazır olduğu harekata başlıyor.. Bizde hazırlık yok. Plan yok.. Polis seyrediyor. Ekran başındaki milyonlar da seyreden polisi seyredip kahroluyorlar..

Dün gazetelerde okudum Sayın Bakan.. Maça Beşiktaşlı seyirci getiren otobüsler kent dışında durdurulmuş. Bu otobüslerde "KILIÇ" dahil kesici silahlar bulunmuş.. Sorun bakalım, Alman, Fransız meslektaşlarınıza Sayın Bakan.. Otobüslerinde kesici, yaralayıcı silahlar bulunan seyirciler, maça mı bırakılır, yoksa hepsi hakkında zabıt tutulup, savcılığa, ordan da aynen geldikleri kente, geri mi yollanırlar?..

Bizim polis, deplasmana silahlarla gidenlere, bir de stadyuma kadar eşlik ediyor, başları ağrımasın diye.. Bu nasıl polis, bu nasıl görev anlayışıdır, sayın Bakanım..

Bu nasıl otorite yoksunluğu, bu nasıl "Türkiye, yasaların uygulanmadığı, güçlünün herşeyi yaptığı, polisin seyirci kaldığı bir dağbaşıdır" ilanıdır?..

Sayın Bakan,

Saat 12'ye 5 var!..

Bir Tavsiye
Kıyamet Adası, burnumuzun* dibinde mi?..

İkiz Kuleler katliamından sonra ortaya çıkan "Şarbon Terörü" Amerikalılar için hiç de yabancı değil!..

Meğer, bu ülkede biyolojik silahlar ve onlara dayalı terör senaryoları ile ilgili ne kadar kitap yazılmış!..

Geçenlerde bir gazetede "ABD'de biyolojik silahlarla ilgili bir araştırma laboratuarında çalışan ünlü bir bilim adamının ölü bulunduğunu" okuduktan, 3-5 gün sonra elime Altın Kitaplar (0212 513 63 65) yayınlarından bir gerilim romanı geçti:

Kıyamet Adası.. Plum Island!.

Amerikalı yazarlar gerilim romanları konusunda gerçekten başka ülkelerdeki meslektaşlarından çok ama çok öndeler!.

İnsanların zaaflarıyla, sinirleriyle, kompleksleriyle kedi fareyle oynar gibi oynuyorlar!.. Kitaplarını elinize aldıktan sonra, bitirmeden bırakamıyorsunuz!. Nelson Demille'in Kıyamet Adası da öyle; 500 sayfa, oku oku bitmeyecek gibi görünüyor ama, bir solukta olmasa bile, iki-üç solukta işlem tamam!..

Roman, ABD'nin Hayvan Hastalıkları Araştırma Merkezi'nde görevli karı-koca iki biyologun, evlerinin terasında öldürülmeleri ile başlıyor!.. Bu araştırma merkezi Plum Adası'nda!..

Aslında bu adada ABD'nin biyolojik silahlar yaptığına dair iddialar yoğun!.. Buna karşılık, biyolojik silahlara karşı savunma araştırmaları yapıldığına dair söylentiler de var!. Şarbonlar.. Ebolalar.. Aftlar...Virüsler.. Bakteriler.. Asalaklar.. Bazıları insanları, bazıları hem insanları, hem hayvanları, bazıları da sadece hayvanları acılar içinde kıvrandırarak öldüren mikroplar.. Bir küçük laboratuar tüpünün içindekilerin havaya veya suya karışması sonucu yüz binlerce canlının ölebileceği biyolojik silahlar!.. Yazar, olayları bir nakış gibi işlerken, Plum Adası'nın dehlizlerindeki görünmeyen ama ölümcül, atom bombalarından da tehlikeli silahların nasıl çoğaltıldığını, nasıl denendiğini, nasıl depolandığını, nelerde kullanıldığını öğreniyorsunuz!.

Böyle bir adada görevli iki bilim insanı ölürse, elbette işe mahalli polisle beraber CIA ve FBI da karışacak!.

Bir de bir başka olayda öldürülmek istenen ama hayatta kalan, iyileşme iznini kullanmakta olan bir polis!.. "Onlar neden öldürüldü, kim ya da kimler öldürdü?" araştırması yapılırken, kamuoyundan gerçeklerin nasıl gizlenmek istendiğini ve halkın nasıl kandırıldığını, devletin olayı örtbas için neler yaptığını, bu işlerin Dünya'nın her tarafında nasıl birbirine benzediğini de okuyor, kulaklarınızın çınladığını hissediyorsunuz!..

Tabii, bu arada Saddam'ı ve onun elindeki biyolojik silahları düşünüyor ve bazılarının hala ve hala "Aman Irak Savaşı çıkmasın ve biz bulaşmayalım" saflığı içinde, burnumuzun dibinde nasıl bir tehlikenin büyüdüğünü görmezlikten geldiğini de hatırlıyorsunuz!. Saddam'ın elindeki Skud füzelerinin mi, yoksa sadece bir tüpü yüz binleri öldürecek virüslerin mi tehlikeli olduğunu, "bunların kontrolünün yapılamaması ve silah olarak kullanılmalarının önlenememesi halinde" nasıl bir felaketle karşı karşıya bulunduğumuzu anlamak için, romandaki çarpıcı, virüs aşılanan domuzun ölüm sahnesini defalarca okumaya gerek kalmıyor.

Bakınız, "Kara Delikler"in sırrını çözen, kainatın başlangıcından, bugününe ve yarınına dair son derece önemli teoriler üreten ünlü fizikçi Stephen Hawking ne diyor: "11 Eylül olayları elbette korkunç ama nükleer silahlar gibi insan soyunu tehdit etmiyor. Ben, uzun vadede biyolojik silahlardan endişeliyim. Nükleer silahlar büyük ve pahalı tesisler isterken, biyolojik silahlar küçücük laboratuarlarda üretilip, çoğaltılabilirler. Koca bir Dünyada bunları nasıl bulacak ve denetleyebileceksiniz? Bu silahlar, bir kaza sonucu ya da bilinçli olarak kullanılarak Dünya üzerindeki hayatı tehdit edecek hale gelebilir. Bu sebeple mutlaka uzay yolculuğunun gerçekleştirilmesi, yeni Dünyalara gidilmesi gerek. Dünya yüzünde insanoğlunun 1000 yıl daha yaşayabileceğine inanmıyorum."

Kendi kendime soruyorum; Saddam'ın denetletmediği biyolojik laboratuarları burnumuzun dibinde iken bizim gidebileceğimiz yeni bir Dünya var mı?

Sizler de okuyun Kıyamet Adası'nı ve karar verin:

Tehlike nerede, kimin elinde, ne kadar büyük ve ne kadar yakın?

Bilmem ki, geceleri rahat uyuyacak mısınız?

ocaluluc@beko.net

GHOTİ!..
Cumartesi günü İngiliz dilinin büyük ustası George Bernard Shaw'nun yarattığı bir İngilizce bilmecesini nakletmiş, yanıtı Pazar vereceğimizi söylemiştim. Ama Pazar köşeyi hazırlayan arkadaşlar, benim cumartesi vaadimden habersiz oldukları için, yazılar fazla olunca, tam da bu yanıtı, ertelemişler. Özürler dilerim..

George Bernard Shaw'nun bizzat hazırladığı bilmece şöyleydi..

GHOTİ İngilizce okuma kuralları içinde, nasıl okunur ve bu nedir?..

İşte yanıt..

GH=F (Though gibi)

O= İ (Women gibi)

Tİ=Ş (Nation gibi)

Yani "Fiş" okunur.. İngilizce Fish.. Yani Balık!..

SEVDİĞİM LAFLAR
Doğru yolda bile olsanız, eğer oturuyorsanız, sizi ezip geçerler.

Will Rogers (Teşekkürler Necat)

TEBESSÜM: Fıkra Yıldırım Tuna'dan
İki arkadaş barda sohbet ediyorlarmış, "Kayınvalide ile başım dertte!" demiş biri.. "Lafını bile etme! Herkesin kayınvalidesi ile başı derttedir!" demiş öteki, "Tamam da.." demiş birincisi, "Benimkisi hamile!"



<< Geri dön Yazıcıya yolla Favorilere Ekle Ana Sayfa Yap

Copyright © 2001, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır