Kuşlara dair-5
Son bir hafta içinde yaşananlar ne anlama geliyor; arkasında kimler var, gerçek amaç ne? Bunları söyleyebilmek için henüz çok erken... Ortalığa dökülen bütün bilgiler "şüphe" nin hassas terazisinden geçmeden tartılamaz. Bir sonuca varmak için daha bir süre beklemek gerekecek belli ki... Ama bundan daha önemli olan bir şey var üzerinde durulması gereken: O da zeminin çok kaygan ve kırılgan olduğunun ortaya çıkması...
Bu köşenin okurları; yaz başından beri kaleme alınan "Kuşlara Dair" başlıklı "dizi-yazı"larda kullanılan "metafor" ların farkına varmışlardır. Neydi o? Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın "toplumsal ve tarihi" fay hatlarıyla bezeli olması. Derin kırıklar ve çatlaklar üzerinde yaşıyoruz. Her gün depremlerin olmaması; zeminin oturduğu anlamına gelmiyor. Fay hatlarının depreme dönüşmesi için daha az şiddette bir sarsıntı yetebiliyor bazen... Sebebi ne olursa olsun ve arkasında kim olursa olsun; Şemdinli saldırısı sonrasında görüldü o öncü deprem: Türk-Kürt ayrımı korkuttu... Sebebi ne olursa olsun ve arkasında kim olursa olsun; Danıştay saldırısı sonrasında görüldü o öncü deprem: İslamci-Laik çatışması ürküttü... Provokasyonları kimlerin düzenlediği önemsiz mi? Olur mu hiç? Ama ya uygun zeminlere ne demeli?
On yıl kadar önce, bu köşede kaleme aldığımız bir başka yazının başlığı da "Reischtag'ı kim yaktı?" sorusuydu. Alman parlamentosu Reischtag, 1933 yazında yakıldı. Bu olay müthiş bir bahane bulan Nazi iktidarının önlenemez yükselişinin son kıvılcımı oldu. Hitler ve Naziler, kundaklamadan komünistleri ve sosyal demokratları sorumlu tuttular. Dimitrov'u yargı önüne çıkarıp mahkum ettiler... Ancak; tarih, Dimitrov'un suçsuz olduğunu kanıtladı. O halde tek bir ihtimal kalıyordu: Yangını Naziler kendileri çıkarmıştı... Ne var ki; on yıl kadar önce tarafsız tarihçiler grubunun yaptığı araştırma, Reichstag'ı ne komünistlerin, ne de Naziler'in yaktığını ortaya çıkardı. Olayın tek bir sorumlusu vardı: Kimseyle bağlantısı olmayan Marinus Van Der Lubbe adlı genç bir Hollandalı anarşist... On yıl önceki yazımız Türkiye'ye göndermelerde bulunarak şöyle devam ediyordu: "Yakın tarihini; komplo teorilerinin, provokasyonların, "kontragerilla-CIA" tezgahlı kışkırtmaların kan kızılı gergefiyle dokuyan Türkiye'de gerçeği bilmenin önemi tartışılabilir mi? Abdi İpekçi'yi kim ya da kimler öldürdü? 1 Mayıs 77 toplu katliamının arkasında kim ya da kimler vardı? Ecevit'i kim ya da kimler öldürmek istedi? Hamido'ya bombalı paketi kim ya da kimler gönderdi? Daha yakınlarda yaşayıp geldiğimiz, etnik ve mezhep kökenli çatışmaların altına dökülen benzin bidonlarını karanlıkta kimler taşıyor? Daha büyük yangınlara kim sürüklemek istiyor ülkeyi? Bu sorular esrarengiz ve heyecan vericidir. Ama bizi gerçeğe ne kadar yaklaştırır, ne kadar uzaklaştırır? Reichstag yanmasaydı, Abdi İpekçi ölmeseydi... Sonuç değişecek miydi? Reichstag belki de gerçekten bir provokasyondu. İpekçi cinayeti de belki gerçekten oyunun bir parçası... Ötekiler de... Belki... Ama komplo teorileri ve provokasyon hikayelerinin heyecanlı, ama kolay teslim törenlerinde 'elleri yukarı' kaldırırken unuttuğumuz ne çok şey var: Uygun zeminler olmasaydı, uygunsuz oyunlar oynanabilir miydi? Zeminleri değiştirmeye çalışmanın zahmetli uğraşına girmek yerine polisiye öykülere kulak kabartınca, zeminleri sarsarak yaklaşan ayak sesleri de duyulmaz olur elbette..."
Böyle demiştik... On yıldır değişen ne var? Son saldırının ardından her şey çıkabilir... Her "sürpriz" çıkabilir... Ama zemin değişmedikçe, neye yarar? (İlgisi yok gibi görünse de; dünyada ABD'nin estirdiği faiz kasırgasının en çok etkilediği ülkenin de Türkiye olması zeminin kırılganlığına örnek sayılmaz mı? ) Oysa... Çare de değişmedi on yıldır biliyoruz... Çare AB perspektifindeki laik ve çağdaş demokraside... En başta hükümet; herkes şapkasını önüne koymak zorunda... Başka yolu yok...
|