|
 |
|

MEHMET BARLAS
Toplum gençleşirken Devlet yaşlanır mı?
Değişik dönemlerde yer alan Kürt kökenli ayaklanmalara katılan bir yaşlı (ve emekli) eylemci, şöyle anlatmış serüvenini.
- 1920'lerde Şeyh Sait ayaklanmasına katıldığım zaman 20 yaşındaydım. Devlet, üzerimize Mehmetçiği gönderdi. Mehmetçik de 20 yaşındaydı. Mehmetçik, ayaklanmamızı bastırdı. 1930'larda Seyit Rıza ayaklanmasına katıldığımda, 35 yaşındaydım. Devlet üzerimize Mehmetçiği gönderdi. Mehmetçik yine 20 yaşındaydı. Mehmetçik ayaklanmamızı bastırdı.
1980'lerde Abdullah Öcalan'ın simgelediği ayaklanmaya katıldığımda 75 yaşındaydım. Devlet üzerimize Mehmetçiği gönderdi. Mehmetçik hala 20 yaşındaydı. Ayaklanmamızı bastırdı. Böyle bir eylemci olmayabilir.
Ama hayali de olsa, anlatılanlar, devletin gücünü, devamlılığını ve diriliğini, pek güzel yansıtıyor.
Gerçekten, ülkenin bütünlüğüne, güvenliğine, düzenine karşı eylemli kalkışma girişiminde bulunanlar, aradan yıllar geçse bile, karşılarında hep Cumhuriyet'in "Her zaman genç" koruyucularını bulurlar.
Peki ama bir yanda hep genç kalmak, bir yanda da süratle yaşlanmak nasıl olabiliyor?
Toplum bir yandan yenilenir ve genç kuşaklar, ülkeleri için her dönemde canlarını ortaya atabilirken, kimler, ne tür bir "Statükonun Muhafızları" olarak, devleti yaşlandırıyorlar?
Bürokrasi mi?
Siyasi kadrolar mı?
Nasıl oluyor da, 21'inci yüzyılda bile, Türkiye'ye demokrasiyi "lüks," Avrupa Birliği üyeliğini "tehlike" olarak görenler var?
Ülkenin birliğine ve dirliğine yönelik tehditlerin üzerine 20'li yaşlardaki gençler her dönemde giderken, nasıl oluyor da, Türkiye'de siyasi ve idari düşünceye, ihtiyarlamış ve yorgun beyinler yön vermeyi sürdürüyor?
Bu yüzden Türkiye, sorunlarla yüzgöz oluyor ve çözümsüzlük, kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Yine "Kürt Realitesi"nden örnek verelim..
Bir Kürt kökenli okumuşun, şöyle dediğini anlattılar.
- 1920'lerde Şeyh Sait ayaklanmasına kimileri şeriatçı başkaldırı, kimi İngiliz provokasyonu dedi.. 1930'lardaki Seyit Rıza ayaklanmasına, Alevi başkaldırısı dediler. 1980'lerdeki PKK-Apo eylemlerine de, Marksist-Leninist başkaldırı dediler. Bunların üçünde de, Kürt meselesi yok muydu?
Evet.. Bugün Türkiye, yeniden "Kürt Realitesi" ile karşı karşıya.
Bu kez realite, sınır-ötesi ve Ortadoğu boyutunda.
Kuzey Iraklı Kürtler, bir bağımsız devlet olmanın eşiğinde gibi.
İranlı ve Suriyeli Kürtler gibi, Türkiyeli Kürtler de, bu durumu, herhalde dikkatle izliyor.
Bizim Türkiye olarak, toprağımızda yaşayan bütün insanlara ve Kürtler'e de, farklı ve güzel bir yarın vaad edebilmemiz, eskisinden daha fazla önem taşıyor.
Bu vizyon, Avrupa Birliği üyeliğini elde etmiş, "Avrupalı bir Türkiye"dir.
Hedefe ulaştığımız takdirde, Doğulusu da, Batılısı da, hep birlikte Türkiyeliler, farklı bir düzeye ve farklı bir geleceğe sahip olacaklardır.
Aksi takdirde, Türkiye Ortadoğu'ya itilecek ve mesela Irak topraklarındaki her gelişme, bizi daha fazla etkileyecektir.
Bunun için, toplum gibi, devletin, idarenin ve siyasetin de yenilenmesi, gençleşmesi gerekiyor.
"Dün"e takılıp, statüko bağımlısı olanlar, ne değişimi, ne huzursuzlukların gerçek nedenini anlıyor, ne de çözüm üretebiliyor.
GÜLAY GÖKTÜRK
Yeni ütopya demokrasidir!
Tercüman'da Gülay Göktürk, sol entelektüellerin açmazı konusunu irdelemişti dün. Bu açmazın bugünkü özünde, AK Parti'nin yoksul kesimlerle dayanışma içinde olması da var. Aynen Göktürk'ün cümlelerini aktaralım
- Bu muhafazakarlar nasıl oluyor da, bizim misyonumuzu elimizden alıyorlar? Aslında bu sol entelektüellerin bu sol "çıkmaz"a ilk girişleri değil. Bundan önce bir kez de, Özal olayı karşısında aynı duyguları yaşamışlardı!
Bana göre, sadece sol değil, başka düşünce sahipleri de, dün ve bugünü karıştırdıkları, anakronizme kapıldıkları için açmazlarla karşılaşıyorlar.
Ben bunu ilk kez, 12 Mart 1971 askeri müdahalesi sırasında hissettim.
Türkiye için de, dünya için de ütopya, artık ne sosyalist, ne de kapitalist modeldir.
Hukukun üstün olduğu, çoğulcu bir anayasal demokrasiye, serbest rekabete, şeffaflığa, insan hak ve hürriyetlerine sahip olduğunuz zaman, gelişiyorsunuz, mutlulaşıyorsunuz.
İktidardaki partinin kimliği, sadece bir ayrıntı oluyor.
ŞAKA
Acaba hangisi?
İkisi de tarih tutkunu olan iki arkadaş, İlber Ortaylı ve Murat Bardakçı, emekliye ayrılan İslam Eserleri Müzesi'nin başarılı müdürü Nazan Ölçer'i yazmışlar.
Ortaylı, Nazan Ölçer'e "Kethüda Hanım" demiş. Murat Bardakçı da, "Bizans Dilberi" demiş.
Bu da, Osmanlı-Bizans Sentezi olsa gerek.
Mesajlarınız için:
mbarlas@sabah.com.tr
Haberleri gazete sayfası görüntüsünde okumak için
SABAH e-Medya"ya
tıklayın
|
|
|
|