|
 |
|

EMRE AKÖZ
İzmir-Çeşme Televole otobanı
Geçenlerde bir iş için Çeşme'ye gittim. Yol boyunca içim sızladı. Niye? Çünkü okullar açılmış, havalar serinlemeye başlamıştı. Bu yüzden yol bomboştu. "Yahu trafikte bunca sıkıntı çeken bir İstanbullu olarak, daha ne istiyorsun" diyeceksiniz. Ama öyle değil işte...
Koskoca üç şeritli, kaymak gibi İzmir-Çeşme otobanı niye yapıldı? İzmirliler yazlıklarına daha rahat gitsin, televoleci takımı ciplerini daha hızlı sürsün diye mi? Elbette hayır.
Bu otobanın projesi yapılırken amaç İzmir limanının yoğunluğunu Çeşme civarına kaydırmaktı. Böylece kamyonlar kentin civarından dolaşarak yüklerini taşıyacaklar, İzmir trafiğine girmeyeceklerdi. Ama ne yazık ki otoban yapıldı ama ticaret oraya kaydırılamadı.
Bu yaz Çeşme eğlence konusunda Bodrum'a rakip oldu. Tamam, güzel ama o şahane yol da ancak 'televole otobanı' olarak kullanıldı.
****
Çeşme'den dönüşte küçük ama sürücüyü rahatsız eden bir durumla karşılaştım. İzmir'e gelirken bir yol ayırımı vardı. İki tabeladan (trafik işareti) biri 'Konak'ı, diğeri 'İstanbul-Çanakkale-Ankara-Aydın'ı gösteriyordu. İkincisine sapıp devam ettim. Gittim, gittim...
Derken fark ettim ki işaretler hep 'Ankara-Aydın'ı gösteriyor. Bir sürü sağa sapış var. Peki 'İstanbul-Çanakkale'ye ne oldu? Bir, üç, beş derken kafayı yedim. Eyvah, yoksa sapağı kaçırdım mı? Bilirsiniz otobanlar böyledir, sapağı kaçırırsanız 15-20 km. gitmeden geriye dönemezsiniz.
Nihayet 'İstanbul-Çanakkale' yazdı da, rahatladım. Benzeri bir durum İzmir'in içinde de başıma geldi. Ayvalık'a uğramak üzere 'Çanakkale' yönüne saptım. Kentin içine doğru gidiyoruz. Sürüyle araç Kamyonlar, otomobiller... Bu arada sağa ve sola sapışlar var. Ancak hiçbirinde o yolun nereye gittiği belirtilmemiş. Kilometrelerce gitmeme rağmen 'Çanakkale' işareti de yok. Yahu vardı da ben mi kaçırdım? Nihayet çıktı karşıma, rahatladım...
Buraya kadar anlattığım olağan Türkiye manzarası. 'Park yapılmaz' ya da 'Sağa dönülmez' gibi tabelalarda pek eli açık olan belediyeler ve Karayolları, nedense diğer işaretlerde pek cimri davranır.
Neyse Ayvalık'a vardım. Cunda (Alibey) adasına vardım. Haydaaa! 500 metrede bir tabela '15 Eylül Caddesi'. Üstelik bu işaretlerin bazıları ışıklı! Biraz gidiyorsun... Çevrede ne ev var, ne dükkan ama koca bir tabela 'Alibey Adası, 15 Eylül Caddesi'. Niye buna gerek duyulmuş; anlayamadım. (Sorup öğrenecek kadar da kalmadım.)
Böyle tuhaf bir ülkede yaşıyoruz işte Kah elzem olanı es geçiyoruz; kah vur deyince öldürüyoruz.
Kırmızı gömlek
Geçenlerde hasta Fenerli bir işadamı ile konuşuyordum. Sohbet muhabbet derken, bir ara kıyafetini değiştirip geldi. Blucinin üstüne kırmızı bir gömlek giymişti.
"Fenerbahçe tribünleri sizi böyle görmesin" dedim. Şaşırdı "Niye?" Sordum Antep maçına gittiniz mi? "Gitmez olur muyum, her maça gidiyorum, arkadaşlarla ortaklaşa aldığımız locadan izliyoruz." Peki okul tarafındaki pankartı görmediniz mi? "Hayır?.. Bizim loca orta kısımda..."
Kocaman yazmışlardı 'F.Bahçeli kırmızı giymez.'
Yüzünün aldığı şekli görmeliydiniz! Bir yandan böyle bir iddianın ve talebin çocukça olduğunu biliyor. Bir yandan tribünle ters gitmek istemiyor. İyi de gömleğe dünyanın parasını vermiş; atacak değil ya...
Hemen elindeki lacivert kazağı giydi. Gömleğin yakasını da içeriye sokup sordu "Tamam mı?"
Olmadı, dedim. Bu ne bu? Şimdi de kazağın üstündeki kırmızı Polo amblemi göz kırpıyordu! Valla benim için fark etmez ama tribündekiler kırmızı istemiyor, dedim. Hani biraz daha bastırsam, gidip kıyafetini toptan değiştirecek. Masadakiler araya girdi; konu kapandı.
Futbolun ve 'ezeli rekabet'in gücü böyle bir şey işte. Her yere nüfuz edebiliyor.
'Kocabeyoğlu Pasajı'
Gündemdeki konularla ilgili yazılara okurlarımızdan birçok mesaj gelir. Örneğin G.Saray-F.Bahçe derbisi hakkında bir şey söylediniz mi; küfür yemekten, sınırsız övgüye çok geniş yelpazede tepki alırsınız.
Bir de 'marjinal', 'kıyıda köşede kalmış' gibi duran konular vardır. Bunlara değinirken insan biraz da kendisi için yazar. Toplumun geniş bir kesimini ilgilendirmediğini bilirsiniz. Ama içinizden gelir...
Ve ilginçtir, o yazılar 'az ama öz' bir ilgiyle karşılanır. O zaman üç beş kişi de olsa, birilerinin bam teline dokunduğunuzu, gönül telini titrettiğinizi anlarsınız.
Buna en güzel örnek, eski döneme ait müzik yazılarıdır. İşte bir örnek.
Yunus Uysal yazmış
****
'Bir zamanlar long-play vardı' başlıklı yazınızda bahsettiğiniz Ankara Kızılay'da kullanılmış 'long-play'lerin satıldığı yerin adı Kocabeyoğlu Pasajı'dır. Şu anda İstanbul'da oturan eski bir Ankaralı olarak ben de o pasaja aynı maksatla yıllarca uğradım. Hatta zaman zaman bana kendini hatırlatan bel ağrılarımın kökeninde, yere çömelerek saatlerce 'long-play' ve 45'lik aramamın yattığını sanıyorum. O pasaj hala var ancak o zamanlar 'long-play' seçtiğimiz yer, şimdi umumi tuvalet olmuş. (Ağustos, 2003) Plak ve müzik aletleri satan dükkanlar ayakkabıcı olmuş. Keşke görmeseydim de anılarımda hep öyle kalsaydı.....
Günümüz teknolojisiyle yapılmış süper kalitede kayıtlar yerine elliye yaklaşan yaşında hala o cızırtılı plaklardan zevk alabilen birisi olarak kendimi tarihi eser yerine koyarken, hiç de yalnız olmadığımı hatırlattığınız için teşekkürler.
Not Okurumuzun yazdığı her şey pek güzel de o 'tarihi eser' lafına katılmam mümkün değil!
KEMALİSTLER İFLAS EDECEK
Haberi biliyorsunuz Devlet Tiyatroları bir oyunda Atatürk'ün 'Nutuk'undan yararlanmış. Bu sebeple telif ücreti ödeyecekmiş. Para Türk Hava Kurumu'na verilecekmiş. Şahane! Bu uygulama yaygınlaştırılmalı. Var mı öyle yeni fikirler üretemeden her fırsatta Atatürk'ün sözlerini işine geldiği gibi kullanma? Mangalda kül bırakmayan Kemalistler bundan sonra pamuk ellerini cebe atsın. Nutuk'tan alıntı 20, Gençliğe Hitabe'den alıntı 10 milyon lira. Bizim apoletliler emekli ikramiyelerini yazlıklara değil, THK'ya yatıracak bundan sonra!
Haberleri gazete sayfası görüntüsünde okumak için
SABAH e-Medya"ya
tıklayın
|
|
|
|