|
 |
|

HINCAL ULUÇ
Asansör üzerine Pazar çeşitlemeleri..
Aşağı iniş düğmesine basmış, asansör bekliyorum, tek başıma.. Koridorun ötesinden biri daha geliyor.. Düğmeye yaklaşıyor.. Yanan ışıktan basılı olduğunu anlıyor, ama parmağını uzatıp bir daha basıyor..
Bu sahneyi kaç kez yaşadınız hayatınızda kimbilir.. Ben her gün yaşıyorum..
Asansöre biniyorum. Zemin kat düğmesine basıyorum.. Işığı yanıyor.. Bir kat aşağıda duruyoruz. Bir başkası biniyor. Düğmelere bakıyor. Zemin ışığının yandığını görüyor.. Göre göre bir defa da o basıyor..
Bu sahneyi de sayısız yaşamış olmalısınız.. Kimbilir bizzat siz, basılı olduğunu gördüğünüz düğmeye bir de siz, kimbilir kaç kez basmışsınızdır..
Zaman zaman psikoloji okumadığıma çok üzülüyorum.
Niye böyle davranıyoruz.. Niye bu asansör tuzağına hemen hepimiz her zaman düşüyoruz çözmek, anlamak isterdim.
Hani "Bölük dur, Kandıralı sen de dur" derler eskiler.. Asansör önünde Kandıralı mı oluyoruz acaba.. (Kandıralılar, beni gene faks, e-mail, telefon yağmuruna tutmayın. Gereksiz alınganlığın anlamı yok. Bu eski ve yerleşmiş bir deyiş.. Hepsi bu..)
Bizden önce düğmeye basana mı güvenimiz yok?.. Asansöre mi?.. Yoksa kendimize mi?.. Ya da bu bir refleks mi?.. Gecikmiş de olsa, mantığımızın önüne geçen bir refleks.. Asansöre yürürken, binince kafamızda düğmeye basma şartlanmışlığı var. Öyle bir şartlanmışlık ki bu, basılı olduğunu görsek bile kendimize hakim olamıyor, bir de biz basıyoruz..
Kaç kez düşündüm bu asansör düğmesi meselesini bilemezsiniz.. Sonunda yazmaya da karar verdim.. Bu kadar basit bir şey düşünmeye, yazmaya, tartışmaya değer mi?..
Peki ya göründüğü kadar basit değilse, mesele..
İnsan ruhunun, beyninin derinliklerini ne kadar biliyoruz ki?..
Şimdi bakın, bu yazdıklarıma bugüne dek hiç dikkat etmemiş olsanız bile, bunları okuduktan sonra kafanız takılacak.. Siz de bakmaya, siz de görmeye, siz de düşünmeye başlayacaksınız, iddiaya girerim..
****
Asansöre girdim, ara katlardan.. Yukarıdan bir genç meslektaş girmiş.. Göz göze gelmedik.. Genç kız "İnsanlar asansörde tavana bakar derler doğru galiba" dedi..
Galiba değil.. Öyle..
İnsanlar asansörde tanımadıkları insanlarla göz göze gelmeye korkarlar.. Neden dokunacak kadar yakınken birbirimize bakamayız?.. Neden küçük bir tebessümle minik bir baş selamı vermeyiz.. Hadi lafla hatır sormaları geçtik..
İnsanlar asansöre yüzleri içeri dönük girerler.. Arka arkaya yürüyerek girecek değiller ya.. Ama dikkat edin girer girmez, yüzlerini hemen kapıya dönerler.. İçerdeki başka insanlara bakma, onları görme yerine, buz gibi bir çelik kapının ruhsuz görüntüsüne burunlarını dayamayı yeğlerler..
Kapıdan girdiği gibi, yüzü size dönük kalan kaç kişi gördünüz bu güne dek.. Hiç değilse, yan dönüp, kapı ile size de bakan..
Niye sırt dönme?.. Kapı açılır açılmaz bir an önce dışarı atılma hazırlığı mıdır bu dönüş.. Bir kapalı yerde, asansörde kalma korkusunun yansıması mı?..
Yoksa, yakın mesafeden insanların yüzüne, gözlerinin içine bakma korkusu, onlara hafif bir selam vermeye dahi çekinmenin ifadesi mi?..
Bakın her gün tekrarlanan, alışageldiğimiz davranışların, basit davranışların arkasında neler var, ne olabilir?.. Bilmiyorum, bilemiyorum.. Ama fena halde merak ediyorum..
****
Asansör adabını kaç kişi biliyor
Asansör önünde beklerken, kibarlık yapıp mesela bir hanıma "Buyur" demek..
Ayni sahneyi çıkarken tekrarlamak.. Kapının önünde iken yana çekilip arkadaki genç kıza "Lütfen" yolu vermek, sizi çok kibar, çok centilmen mi yapar?..
Görgü kuralları böyle değil mi?.. Değil.. Asansörün görgüsü kendine has.. Asansörde kibarlık, diğer katlarda asansör bekleyenleri mümkün olduğu kadar az bekletmek.. Yani sizin katınızda "Önden buyrun.. Rica ederim önce siz buyrun" kibarlığı içinde oyalanırken, görmediğiniz katlarda bekleyenlerin zamanını çalmak kadar büyük ayıp yok.. Asansöre mümkün olan en hızla girip, gene mümkün olan en hızla çıkacaksınız.. Asansör görgü kuralı aynen bu.
Hele içeride başladığınız lafı tamamlamak için kapının kapanmasını önleme kabalığı yok mu?.. Laf önemli ise ya birlikte çıkarsınız, ya da siz de devam eder, sonra başka asansör alırsınız.. Başkalarının zamanını keyfinizce kullanmak çok ayıp..
Hiç aklınıza gelmiş miydi?.
***
"Kamuoyu ilk çeşme başlarında oluştu" demişti, İbrahim Yasa Hocam, Mekteb-i Mülkiye'deki ilk sosyoloji dersinde..
Köyün genç kızları testi doldurmaya gelir ya, çeşmeye.. Testileri sıraya dizer ve küçük parmak gibi akan suyla dolmasını beklerlerdi ya.. Benim köyümde aynen böyle olurdu, küçükken.. Beklerken de sohbet ederlerdi.. Köyün haberleri bu kızların sohbetlerinde yayılmaya başlardı.. O kadar mı?.. Kızların her sabah çeşme başına geldiklerini bilen delikanlılar da, onları görmek için çeşmeyi gören yakın bir yerde toplanırdı. Onlar da başlardı sohbete.. İster dedikodu deyin ister haberleşme.. Çeşme başlarında köyde olup biten her şey konuşulur, tabii yorumlar da yapılırdı, testilerin dolması beklenirken.. Efkar-ı umumiye, ya da kamuoyunun başlangıcının öyküsü işte bu..
Sonra kahveler.. Sonra hızla gelişen iletişim araçları ile haberlerin hızla yayılması.. Gazeteler, radyolar, televizyonlar derken, internet..
Kamuoyu oluşması için artık insanların bir araya gelmesine gerek yok. Herkes her şeyden tek başına, yapayalnız iken haberdar olabiliyor. Güzel.. Güzel de.. Giderek yalnızlaşıyoruz.
Giderek buluÅŸamaz oluyoruz..
İnsan sosyal hayvandır.. Hani sosyal yanımız?..
İkitelli'deki Sabah binasında, öğle saatlerinde bir araya geleceğimizi bilir, öğle saatlerini iple çekerdik. Herkes işini gücünü ayarlar, 1.5- 2 saat yemek molası verirdi.. Bir masanın etrafında toplanırdık.. Konuşurduk.. Havadan sudan konuşur, dostluk, arkadaşlık, sohbet ihtiyacımızı giderirdik. Havadan sudan dediğimiz şeylerden bazen araştırma konuları, bazen manşetler, yazı konuları çıkardı. Gazete bu yemeklerde renklenir şekillenirdi..
Şimdi, mekanik toplantılar dışında bir araya geldiğimiz yok.. Ben çalışırken, yani yazı yazarken bölünmekten nefret ederim. Yazı orada uçar sanki.. Bu yüzden çalışanı rahatsız etmekten ölümüne korkarım. Selamsız sabahsız kimsenin odasına dalmamaya özen gösteririm..
Böyle olunca iyice koparsınız..
İkitelli'den çıktıktan bu yana, bireysel gazetecilik yapıyoruz. Herkes kendi odasında.. Herkes kendi başına.. Birbirleriyle iletişimleri kopmuş insanlar, iletişim görevi yapıyorlar.. Bu kadar oluyor işte..
Şimdi tüm bunların "Asansör" yazısı içinde işi ne?..
Gazetemde çalışanlarla bir araya gelebildiğim tek yer asansör biliyor musunuz?.. On katlı binanın en tepesinde odam.. İner ve çıkarken asansörde kime rastlarsam o.. Çoğunu tanımıyorum bile.. Yaka kartlarında ısrar sebeblerimden biri de bu işte.. Bir gün evvel gördüğüm harika fotoğrafın, ya da nefis hazırlanmış haberin sahibi o olabilir.. Adını görsem, bilsem kutlayacağım..
Yok..
Tavana bakıyor, birbirimize sırtımızı dönüyor, Sabah ailesi olarak bize verilen bu tek, ama tek "Sosyal hayvan" olabilme fırsatını da kullanamıyoruz..
Gene de arada bir, bir tanıdıkla rastlaşmak, "Yahu kilo almışsın, vermişsin" iki kelimelik sohbetini etmek bile insanın içini açıyor, ruhunu değiştiriyor.. (Birbirlerini görmeye ara vermiş insanlar karşılaşınca niye kilodan başka konuşacak şey bulamazlar.. O da ayrı bir yazı konusu olmalı..) Bu ezberlenmiş cümlelerin edilmesi bile bir hoşluk yaratıyor..
Bu on katlı binada, iki bin kişi ile birlikte çalışırken duyduğunuz o kahrolası yalnızlık hissine, işte bu 30-40 saniyelik asansör birlikteliği, bir mucize ilaç gibi geliyor..
Asansörlerimi seviyorum.
DİZE
Bilgi ve paylaşım
Konficyus'ün dizeleri için Öznur Bilgin'e teşekkürlerimle..
Bende bir yumurta var.
Sende bir yumurta var.
EÄŸer,
Sen bana bir yumurta verirsen,
Ben sana bir yumurta verirsem,
Yine sende bir yumurta
Bende bir yumurta olur.
Åžayet,
Sende bir bilgi var.
Bende bir bilgi var.
Ben sana bir bilgi verirsem,
Sen bana bir bilgi verirsen,
Sende iki bilgi,
Bende iki bilgi olur.
Pazar NeÅŸesi
Bu hafta pazar neÅŸemiz, bir klasik..
Yetmişlerinde bir çift doktora gelmişler.. "Doktor" demişler.. "Sevişirken bizi izler misiniz?"
Doktor şaşkın bakmış.. Demek bir sorunları var. Tıp adamı olarak yardım etmek zorunda..
"Peki"demiÅŸ..
Çift yatağa uzanmış.. Doktor izlemiş ve teşhisini bildirmiş
"İkiniz de gayet sağlıklısınız. Sevişmeniz fevkalade.. Merak edecek birşey yok.. Viziteniz 32 dolar. Bu da faturanız.."
Ertesi hafta çift gene gelmiş doktora "Sevişirken bizi izle" diye.. Gene izlemiş doktor.. Gene sorun yok. Gene vizite 32 dolar.
Her hafta çift randevu alıyor, geliyor, sevişiyor, parayı ödüyor, çıkıp gidiyor. Bir türlü birşey bulamayan doktor sonunda dayanamamış..
"Meraktan ölüyorum. Bana biraz yardımcı olun. Sıkıntınız ne, söyleyin.."
Adam cevap vermiÅŸ;
"Herhangi bir sıkıntımız yok. Bir şey bulmanızı da istemiyoruz. Bu kadın evli.. Onun evine gidemiyoruz. Ben de evliyim.. Benim evime de gidemiyoruz. Hilton geceye 78 dolar istiyor.. Sheraton 82 dolar.. Buraya ise sadece 32 dolar ödüyoruz. Onun 28 dolarını da sigortamız fatura karşılığı 'Doktor muayenehanesinde ziyaret' fonundan geri ödüyor!.."
Haberleri gazete sayfası görüntüsünde okumak için
SABAH e-Medya"ya
tıklayın
|
|
|
|