|
 |
|

MEHMET BARLAS
Ordu, sivil toplumun anti-tezi değildir ki!
Bütün dünyanın, Amerika'nın, Avrupa'nın da kafası karışık. Dünya dengeleri, dramatik bir yeniden yapılanma süreci içinde.
Böyle bir ortamda, Türkiye'de sivillerin de, askerlerin de kafalarının karışık olması çok doğaldır.
Doğal olmayan şey, yeni duruma uygun düşünce arayışlarının, birer "Kesin Karar" gibi sunulmasıdır.
Bazı muvazzaf ya da emekli generaller, kendilerince, jeo-politik veya jeo-stratejik konumları yorumlayan görüşler açıklıyorlar mesela.
Sivillerden de, bunları eleştiren ya da onaylayan görüşler geliyor.
Bunlar doğal.
Ancak, kafaları ek olarak karıştıran bir durum daha var.
Konuşan generaller, mesleklerinin profesyonelleri olarak, birikimlerini, birer birey konumunda mı açıklıyor?
Yoksa bunların konuşmaları, Silahlı Kuvvetler'in geleneğine uygun olarak, TSK'nın komuta zincirince onaylanıp, bir "Ortak Görüş" biçiminde mi açıklanıyor.
Önce şu gerçeği vurgulayalım.
Ordusu olmayan devlet olmaz, olamaz.
Ordu, güvenliğin ve bütünlüğün güvencesidir.
Her çeşit tehdit ve tehlikenin caydırıcısıdır, güçlü bir ordu.
Ancak güçlü ordu, "Her şey"in güvencesi değildir.
Ordu gırtlağına kadar sivil siyasetin tartışılan ve çözümü bulunamayan sorunları içine sürüklenmişse ve bazıları tarafından sivil toplumun anti-tezi olarak görülüyorsa, bu kez güvenliğin ve bütünlüğün de anti-tezi olabilir.
Bu duruma, yakın tarihten ve komşularımızdan örnekler verebiliriz.
Sovyetler'in Kızıl Ordu'su, yüksek vurucu gücü, nükleer yetenekleri ve eğitim düzeyi ile, bir "Süper Devlet Ordusu"ydu.
Ancak Leninist-Stalinist model, Kızıl Ordu'yu "Rejim Muhafızı" konumuna oturttu.
Rusya'daki ve dünyadaki değişimi anlayıp, ona uyum göstermek yerine, statükoyu korumak ve kollamak görevini üstlendiler.
Sonuç ortada.
Batı'yı ürküten Kızıl Ordu, Sovyetler'in bütünlüğünü koruyamadı.
Asker-siyaset ilişkilerinin yüz-göz edildiği Ortadoğu'nun Baasçı ideolojilerinin kaderini ise, Saddam'ın Cumhuriyet Muhafızları'nın serüvenine bakarak görebiliriz.
Bizim, İttihat ve Terakki deneyimimizi hatırlatmaya hiç gerek yok.
Türkiye'nin yeni jeo-politiğini, elbet askerler de tartışacaktır.
Ama, alışılmış eski bilgileri, sivil toplumda siyasi saf tutarcasına seslendirmek, tartışmadan çok gerginleşmeye neden olur.
Örneğin, konuya ilgi duyan ve konuşan çeşitli generaller, Irak topraklarının ne kadar "vatan" olduğu konusunu işlerken, aynı sorgulamayı neden biraz da "Kıbrıs" için yapmıyorlar?
Kıbrıs, Osmanlı egemenliğinden, Irak'tan daha önce çıkmıştır. Lozan'la da, Kerkük ve Musul'dan daha önce, Milli Misak dışında kabul edilmiştir.
1974 Kıbrıs Harekatı ile, Kıbrıs'ta statükoyu değiştirdik.
Amerika'nın 2003'teki Irak Harekatı ile, Irak'ta da statüko değiştirildi.
Kıbrıs'ta da, Irak'ta da, barışı ve ilgili tüm tarafların çıkarlarını koruyacak yeni statüko oluşturma çabalarının içinde bulunmak, birbirinden çok farklı şeyler değildir.
Bir de, "arka bahçe" meselesi var.
Soğuk Savaş'ta, blokların içinde kalan topraklara, 3'üncü taraflar, yan gözle bile bakamazlardı. Çünkü devrede "Nükleer Dehşet Dengesi" vardı.
Ama şimdi Kafkaslar da, Balkanlar da, Ortadoğu da, Türkiye'nin bir çeşit 'arka bahçe'si oldu.
Ermeni-Azeri anlaşmazlıklarında, Moskova kadar Türkiye de, pozisyon belirliyor mesela.
Bütün bu yeni jeo-politikleri, sakin kafayla, öfkelenmeden tartışıp, stratejiler oluşturmamız gerekiyor.
Burada TSK'yı yıpratmamak, sadece sivillerin sorumluluğunda değil ki.
Muvazzaf ve emekli generaller de, içinden çıktıkları kurumu, günlük kısır siyasi polemiklerin arasına sokmamalıdır.
"Askeri demokrasi", kesinlikle demokrasi değildir.
ŞAKA
Orhan Veli'ye nazire..
Ahmet Necdet'in Bodrum üzerine yazdığı şiiri okuyan bir dostum yanıma gelip, kendi yazdığı dizeleri seslendirdi bana..
"Bodrum'un orta yeri marina
Çapkınlığım, azgınlığım duyurmayın karıma"
Bu dizeleri okurken, eşi de civardaydı.
Alçak sesle okudu şiirini.
TERCİHLER
Tatil muhabbetlerinin türleri!
Tatil ortamında insan daha fazla gözlemci oluyor galiba.
Çeşitli deniz kıyısı ortamlardaki konuşmalara kulak veriyorum.
Bir kesim kadın ve erkekler, sadece tanıdıkları, bildikleri isimler hakkında konuşuyorlar..
- X Hanım çok güzel, ama görgüsüz..
- X Bey zengin, ama servetini hazmetmemiş..
- Şu çok çapkın.. Bu çok efendi.. v.b.
Bir kesim ise, tanımadıkları, ama ürünleri, yapıtları ile bilinen isimler hakkında konuşuyorlar.
Bu isim bazen bir sanatçı, bazen dünya çapında bir mimar, bir müzisyen, bir yazar oluyor.
Bu ikinci tür konuşmalara katıldığınız zaman, ufkunuz genişliyor, bilginiz artıyor.
İnsan olmanın tadına varıyorsunuz.
Birinci tür konuşmalar ise, dedikodunun ötesine geçmediği için, dar bir çemberin içinde dönmeye başlıyorsunuz.
Mümkün olsa, insanlarımız tatilde kitap okusalar.
Gördüklerini, duyduklarını olduğu kadar, öğrendiklerini de sohbetlerine konu etseler.
Öyle mutlu olurlardı ki.
Mesajlarınız için:
mbarlas@sabah.com.tr
Haberleri gazete sayfası görüntüsünde okumak için
SABAH e-Medya"ya
tıklayın
|
|
|
|