|
 |
|

EMRE AKÖZ
Kaldırım yapana oy yok
Geçen gün ekonomiden anlayan bir arkadaşımla konuşuyordum. Şu sıralar İstanbul'un tamamı kazılıyor ya... Yakınıyoruz biz de. Derken laf döndü dolaştı arkadaş şöyle dedi
"Önümüzdeki yıl belediye seçimleri var. Seçimler yaklaşırken kaldırım yapan belediye başkanına oy vermeyeceğim."
Niye? "Çünkü" dedi, "bu göz boyamadan ibaret. O kaldırımların çoğunun yapılmaya ihtiyacı yok ki... Gayet iyi durumdaki kaldırımı söküp bir daha yapmanın manası ne? Bütün dertleri yandaşlarına para dağıtmak."
Ben itiraz ettim...
"Haklısın ama o da bir şey mi? Peki örneğin Olimpiyat Stadı'na ne demeli?"
Şimdi G.Saray maçlarını orada oynayacak ya... Her gün statla ilgili bir haber, bir yorum çıkıyor medyada. Her seferinde de benim içim yanıyor. Belli işte Anadolu kentlerindeki çoğu havaalanı gibi burada da trilyonları toprağa gömdük. Kaç yıl oldu stad yapılalı, şimdiye kadar bir maç mı ne oynandı. Seyirciler gidip gelirken perişan oldu.
Ben bunlardan söz ederken, ekonomiden anlayan arkadaşım şöyle dedi
"Bak... Biz bir varlığın, örneğin bir dairenin değerini onun 10 yıllık getirisiyle ölçeriz. Tabii bu, sektörüne göre biraz değişir. Kimi sektörde 7, kimi sektördü 12 yıl filandır. Ama ortalaması 10 yıldır. Yani senin daireden kazandığı kira geliri ona ödediğin parayı 10 yıl içinde amorti etmelidir. 100 milyara aldığın daire yılda 10 milyar lira kira getirmelidir. Eğer bunu sağlamıyorsa ya pahalıya aldın daireyi ya da kiracın ucuza oturuyor."
Sonra da şöyle devam etti "Şimdi aynı hesabı bu stad için yap bakalım. Bu stat yıllar önce bitti. Ama kullanılmadı. Halbuki şimdiye kadar maliyetinin yarısını karşılamalıydı."
Ondan sonra laf tabii Sabiha Gökçen Havaalanı'na geldi. Büyük rezalet! Benim içimi yakan bir başka konudur.
Arkadaşım umutsuzca başını salladı "Bizde işe göre adam bulmuyorlar; adama göre iş veriyorlar; bütün soygun orada başlıyor."
Ben de ona şöyle dedim
"Yaa kardeşim... Ben yandaşlarına iş vermesinler demiyorum ki... Her iktidar bunu yapıyor. Alıştık artık. Ama niye parayı toprağa gömüyoruz? İktidarın yandaşı olan müteahhit yapsın yine... Peki, kabul; ama işimize yarayacak şeyler yapsın. Ne bileyim stat yapmasın, havaalanı yapmasın da; yol yapsın, tünel yapsın, metro yapsın."
Ekonomiden anlayan, bu tip tezgahları bilen arkadaşım, "Amma da safsın" dedi ve anlattı
"Öyle değil işler. Burada önemli olan noktalardan biri de müteahhidin makine parkı. Adamın makine parkı ve uzmanlığı stad yapmasına izin veriyor. Ama diyelim ki o kişinin metro yapması mümkün değil. Eğer adamdan metro yapmasını istersen makine parkını elinden çıkarması ve yenilerini alması gerekiyor. Onun yerine iktidarın adamı olduğu için herifin elindeki makine parkına göre iş yaratıyorlar. Stad ya da havaalanı gerekmese de iş uyduruyorlar durup dururken. Mesele bundan ibaret.
"Peki" dedim arkadaşıma, "Bunları yazacağım. Benden de oy yok kaldırım yaptıran belediye başkanına."
Çevir de görelim!
Bu sıralar okumakta olduğum kitaplardan biri de Cahide Birgül'ün Talat S. Halman ile yaptığı nehir şöyleşi 'Aklın Yolu Bindir' (İş Bank. Yay.)
İlk kültür bakanımız olan edebiyat profesörü Halman çok renkli bir kişilik. Türkçe'den İngilizce'ye çevireler de yapan Halman bakın bu konuda ne kadar ilginç örnekler veriyor... Özetliyorum
****
* İngilizce'den Türkçe'ye çeviri yapılırken bazı nüanslar kayboluyor. Türkçe'den İngilizce'ye çeviri yapmak, İngilizce'den Türkçe'ye yapmaktan daha kolay. Çünkü, örneğin Büyük Oxford Sözlüğü'nde 600 binden fazla kelime var. Türk Dil Kurumu'nun hazırladığı son sözlük ise 70 bin kelime.
* Ancak Türkçe'nin çevrilmesinde de birçok zorluk var. Örneğin Arapça'dan aldığımız 'Estağfurullah' kelimesi. Bunun karşılığı yok. Ayrıca Divan şiirini bire bir çevirmek de mümkün değil. Çünkü İngilizce kafiye yoksunu bir lisan. Bir gazeli İngilizce'ye çevirmek gerçekten azaptır. Çünkü bir gazel en az beş beyitten oluştuğu için, diyelim ki asgarisini aldık, altı tane kafiye bulmak zorundasınız ki neredeyse imkansız.
* Ayrıca Sufi edebiyatını da çevirmek çok zordur. Mesela 'can' kelimesi. 'Life', 'heart', 'soul', 'spirit'... Hiçbiri 'can'ı karşılamaz.
Mesela birçok kişi denedi ama Yahya Kemal doğru dürüst çevrilemedi; olmuyor, olmuyor.
* Sonra ilginç kültürel sorunlar da çıkıyor. Örneğin Yunus Emre'nin, "Ben yürürüm yane yane, aşk boyadı beni kane" dizesindeki 'kane' kelimesi... Burada 'kan' var. Bunu çevirdim. Ayla Algan şarkı olarak plağa okudu. Brüksel Radyosu beğenmiş. Ama bu şiire gelince durmuşlar. Çünkü Fransızca'da 'kan'ın çok vahşice bir çağrışımı var. Düşünün Bütün vücudu kana bulanmış bir adam! Bu dize yüzünden o parçayı çalmadılar. Oysa bizde hiç garipsenmez. Biz aşkı böyle çarpıcı ifadelerle kanla filan anlatırız. Mesela 'kan ter içinde kaldım' deyimi İngilizce'ye 'kan' (blood) kelimesi olmadan çevrilebilir. Ama Yunus'un şiirini kan kelimesini kullanmadan çeviremezsiniz.
* Frost, "Poetry is what gets lost in translation" der. Yani "Şiir çeviride yiten şeydir." Ben bu söze inanmam. Aksine, "Poetry is what is found in translation" diye düşünürüm "Şiir çeviride ortaya çıkan şeydir."
****
Görüyorsunuz işte... Uzaktan bakılınca basit gibi görünen çeviri aslında ne kadar ayrıntılı, yorucu, üstelik tuzaklarla dolu bir faaliyet..
Kendi 'puzzle'ını yapanlar
Yapboz bulmacaya (puzzle) tutkun olan yetişkinlerden söz ettim ya... Meğer ne çok meraklısı varmış! Yapboz sevenler arkadaşlarının dalga geçmesinden bıkmış. Biz burada yazınca, kendileri gibi birçok başka kişinin olduğunu anlayıp 'rahatlamışlar' ve 'çocukça işler yaptıkları' için duydukları 'utançtan' kurtulmuşlar. Ayrıca uyardılar "Kendi fotoğrafını yapboz haline getirenler var. Yani kendi resimlerini ortaya çıkarmak için uğraşıyorlar." Evet biliyordum ama konu oraya gelmedi işte. Bir ara buna da ayrıntılı olarak değiniriz.
Haberleri gazete sayfası görüntüsünde okumak için
SABAH e-Medya"ya
tıklayın
|
|
|
|