|
 |
|

MEHMET BARLAS
Okumak yerine film seyretmek, yeterli mi?
Okumak, tabii ki sadece tatil dönemine özgü bir davranış değildir. Aksi doğru olsaydı, gelişmiş ülkelerdeki kitap satışları yazın artar, kış mevsiminde düşerdi.
Ama biz Türkler için okumak, göreceli olarak bir yeniliktir.
Neticede matbaa oldukça gecikmeli gelmiş, Türkçe (veya Osmanlıca) okuyup yazan bizlere.
1600'lü yıllarda basılmış İngilizce kitaplar gördüm. Üzerlerinde "4'üncü Baskı" yazısı vardı.
Bir de, okunan kitapların çeşitliliği meselesi var...
Ömür boyu aynı "Kitap"ı okumak da, "Okumak" değildir herhalde.
Ya da, bir klasik kitabın filmini izleyerek, o kitabı okumuş sayamazsınız kendinizi.
Film, yazarın değil, yönetmenin (rejisör) dünyayı ve duyguları algılamasını yansıtır.
Bir Tolstoy, bir Shakespeare, bir Hugo klasiğini okuyun önce.
Sonra da, bu klasiÄŸin filmleÅŸtirilmiÅŸ halini izleyin.
Aradaki farkı hemen hissedersiniz.
Bir kitabı, bir romanı okurken, beynimizin iki lobu da, harıl harıl çalışır.
Ruhsal tahliller, tasvirler, karmaşık ilişkiler, siz okurken beyninizde canlandırılır, tartışılır, yorumlanır. Okuduğunuz kitabı, beyninizde, siz adeta kendi ürününüz haline getirirsiniz.
Film ise, bir yemeğin, başkası tarafından çiğnendikten ve hazmedildikten sonra, size sunulması gibidir.
Tabii ki okumak, ciddi bir iÅŸtir.
Aksi halde, akıl hastahanesindeki hasta gibi, okumazsınız, sadece yazıları görürsünüz...
Akıl hastahanesindeki hastanın, kalın bir kitabı okuduğunu gören doktor, sormuş ona,
- Nasıl... Güzel bir kitap mı bu okuduğun?
Hasta kitaptan başını kaldırıp, cevaplamış doktoru.
- Garip bir kitap... Çok şahıs var... Aralarında hiçbir ilişki, hiçbir bağlantı yok. En garip tarafı da, bu kadar çok şahıs olmasına rağmen, hiçbir olay yok kitapta.
Doktor, akıl hastasının okuduğu kitabı almış... Bakmış... Kitabın kapağında "Telefon Rehberi" yazılıymış.
Peki, acaba ne okumalı bir Türk genci kitapların dünyasına girmek için?
Benim favorilerim belli.
Türk romancılarından en fazla tutkun olduğum isim, Refik Halit Karay.
Hep "Refik Halit Türkçe değil, İngilizce veya Fransızca yazmış olsaydı, onu mutlaka çevirisinden okurduk" derim.
Yakup Kadri de, okumaya doyamadığım yazarlardan.
Kemal Tahir'i, sade bir romancı olarak değil, bir tarih yorumcusu olarak da okurum.
Nasıl Cervantes, bir çağ dönümünün uyumsuzluklarını "Don Kişot"a yansıtmışsa, Kemal Tahir de, Anadolu'da mülkiyet ve devlet sisteminin, rejimlerin değişimini, yüzlerce yıllık boyutta işler.
Bunu Fransız yazar Stendhal'ın "Kızıl ve Kara"sı ile "Parme Manastırı"nda da görürsünüz.. Bu romanlarda, duygulu kişilikler, Napolyon sonrası dönemin reaksiyoner ortamında çalkantılar geçirir.
Bir de, Moltke'nin "Türkiye Mektupları" ve Heredot'un "Tarih"i gibi, defalarca okunabilecek bilge kitaplar var benim favorilerim arasında... Aralarındaki binlerce yıllık farkla, bu iki isim, bu toprakları çok iyi gözlemlemişlerdir.
Aslında Anadolu'yu, Bizans'ı anlamak için Runciman okumak (Haçlı Seferleri, İstanbul'un Fethi) şarttır... Ve tabii Gibbon'un "Roma'nın İniş ve Düşüş"ü de, temel bir kitaptır.
Bugünkü yazarlar arasında favorim Ahmet Ümit.. Ve O'nun "Patasana"sı. Bir de Reha Çamuroğlu'nun "Son Yeniçeri"si..
Tabii ki okumak üzerine bu kadar kısa yazılmaz.. Kitaplığımdaki on binlerce kitap ve binlerce yazarın, raflardan bana öfkeyle baktıklarını hissediyorum şu anda.
ÅžAKA
Baba olmak!
Bir tanıdığı, Nasreddin Hoca'ya sormuş.
- Hocam.. 85 yaşında bir adam baba olabilir mi?
Hoca gülmüş, cevap vermiş
- Eğer genç komşusu varsa olur.
NOT Basın imparatoru Murdoch, 72 yaşında baba olmuş. İnşallah, 85 yaşında da, yeniden baba olmaz.
BÜYÜLÜ DAĞ
Kitap-severlik bacak kırar!
Bundan üç yıl önce 20'nci Yüzyıl sona erdiğinde, New York Halk Kütüphanesi, "Kitapların Yüzyılı" diye bir çalışma yayımlamıştı.
O kitapta, yüzyıl boyunca en çok okunan ve düşünce hayatını en fazla etkileyen kitaplar listelenmişti.
Örneğin Kafka'nın "Metamorfoz"u, James Joyse'un "Ulysess"i, Thomas Mann'ın "Büyülü Dağ"ı bu kitaplar arasındaydı.
Thomas Mann'a 1929'da Nobel kazandıran bu kitapta, Hans Castrop adında bir mühendisin, savaş öncesi Avrupa'sındaki arayışları vardır.
1980'lerin sonundaki bir Davos toplantısında, ben bizim Türk heyetinden ayrılıp, teleferikle çıkılan bir dağ otelinde kalmıştım. Çünkü Thomas Mann, "Büyülü Dağ" kitabını, eskiden sanatoryum olan bu otelde, tüberküloz tedavisi görürken yazmış..
Kitabı, o otelde, yazıldığı mekanda, yeniden okumuştum.
Sonuçta, bir gece son teleferiği yakalamak için buzlar üzerinde koşarken bacağımı kırıp, Davos'ta ameliyat oldum.
Yani kitap-sever olmanın, riskleri de vardır.
Mesajlarınız için:
mbarlas@sabah.com.tr
Haberleri gazete sayfası görüntüsünde okumak için
SABAH e-Medya"ya
tıklayın
|
|
|
|