|
 |
|

ALİ KIRCA
Patates soyma makinesi..
Bir çuval patatesi içine atıyorlardı..
Makineyi çalıştırıyorlardı..
Makine büyük bir gürültüyle çalışmaya başlıyordu. Görünüşü harç karma makinelerine benziyordu..
Durduğu yerde sarsılan makinede işlem yarım saat kadar sürüyordu..
Yarım saat sonra aşçıbaşı, makinenin "stop" düğmesine basıp kapağını kaldırıyor ve patatesleri kontrol ediyordu..
Eğer hâlâ soyulmayanlar varsa, bir süre daha çalıştırıyordu..
İkinci işlem yıkama işlemiydi. Soyma tamamlanınca, basınçlı suyla makinenin içindeki patatesler bir güzel yıkanıyor, kabukları dışarı atılıyordu.
Sonra da tıpkı harç karma makinelerinde olduğu gibi, dev makine dibinden çevriliyor ve soyulmuş patatesler kazanın içine atılıyordu..
****
O zamanlar 14 yaşındaydım..
İtiraf etmeliyim ki, birkaç gün önce geldiğim o yatılı okulda beni en çok etkileyen şey; ne o görkemli ve taş binalar, ne olağanüstü deniz manzarası, ne de havada büyüleyici bir rayiha gibi dolaşan çam kokularıydı..
Onların sonra farkına vardım..
Beni ilk etkileyen "o" patates soyma makinesiydi..
Yalnızca Heybeliada'daki yatılı okulda değil, neredeyse İstanbul'da ilk etkilendiğim uygarlık aletiydi "o" tuhaf makine..
Küçük bir kasabadan büyük bir şehre geldiğimi hatırlatan ilk işaret ya da..
Şehirli olmak böyle bir şeydi demek ki! Hayatı alabildiğine kolaylaştırmak için herşey yapılıyordu.. Böyle bir makineyi icat eden akla hayranlık duymuştum.
Koca bir taburu besleyecek patatesleri onlarca asker saatlerce soymaya kalksa, sanki bütün bir gün uğraşmaları gerekirdi.
Ama işte bir çuval patates, yarım saat içinde soyulmuş oluyordu..
Sapsarı patetesler, pırıl pırıl yıkanmış olarak kazanlarda pişirilmeye ya da kızartılmaya hazır hale geliyordu..
Sanki insanlık için bundan daha önemli ve daha yararlı bir icat olamazdı..
****
Sonra, o makinenin sisteminde,aslında bir felsefenin yattığını da keşfettim.. Patatesler, makinenin haznesindeki çeperlere yapıştırılmış kristal kum tanelerine sürtünerek soyulmaya başlıyordu.. Alttaki bir tambur, hazne içindeki patetesleri sürekli olarak döndürüyordu.. Patatesler, önce kenardaki çeperlere, sonra yarı ıslanmış olarak birbirlerine sürtünerek kabuklarından "azade" oluyorlardı..Yani herkes, süreç içinde birbirine eşit olarak dokunarak ve sürtünerek kabuklarından (ya da günahlarından) arınıyordu.. Herkes birbirini çırılçıplak bırakıyordu.. Cümle Libastan kurtuluyordu.. Herkes eşitleniyordu.. O "kaotik" homurtuların sonunda, hiçbir patates, yek diğerinden daha fazla soyulmuş olmuyordu. Hepsinin üzerinden incecik bir zar alınıyordu.. Herkese eşit ve ayrıcalıksız davranan "kolektif"çabanın sonucu,gıptayla bakılacak ve hayran olunacak bir "adalet" manzarası ortaya çıkıyordu.. Ayrı renkte ve aynı büyüklükte sarı patatesler! (Hay Allah!Ben neden vazgeçtim ki patates kızartmasını sevmekten!)
****
Bu icadı tam kırk yıl sonra, hâlâ çok önemli bulmam tuhaf değil mi sizce?
O günlerde ne televizyon vardı hayatımızda, ne cep telefonları, ne de en tepesinde "Patates Soyma Makinesi" yazan şu bilgisayar ekranı.. Ama bence, o garip makine hâlâ çok önemli..
Bu anıyı nereden hatırladığıma gelince.. Haftalık dergisi beni geçmişe bir yolculuğa çıkarınca, Heybeliada günlerinden çok sayıda resim ve "hatıra" döküldü ortalığa.. Ancak,röportajı yapan Ebru Gürsoy'a, beni o günlerden en çok etkileyen şeyin bir "Patates Soyma Makinesi" olduğunu söylesem, ihtimal ki yüzüme tuhaf tuhaf bakar, hızla başka bir soruya geçerdi..
Ben de buraya yazdım işte, ne yapayım!
Haberleri gazete sayfası görüntüsünde okumak için
SABAH e-Medya"ya
tıklayın
|
|
|
|