|
 |
|

EMRE AKÖZ
Bindiği dalı kesmek
Genellikle düşük gelirli, eğitimsiz halk kitlelerinin hem doğal, hem de kentsel çevreye özen göstermediği düşünülür. Halbuki hali vakti yerinde, çoğu yüksek eğitim görmüş burjuvaların da onlardan pek farkı yok.
Bu durumun bir örneğine Bodrum Türkbükü'nde şahit oldum. Hatırlarsınız, Türkbükü 2000 yazında 'patlama' yapmıştı. Özellikle İstanbul'un üst gelir grubu buraya akın etmişti. Doların ucuz olduğu kriz öncesi o dönemde, buradaki otellerde ve ünlü iskele-plajlarında yer bulmak mümkün değildi. Peki kara doldu taştı da, deniz boş mu kaldı? Elbette hayır.
Teknesi olan rotasını buraya çevirdi. Geldi iskelelerden 100 hatta 50 metre öteye demir attı. Bu durum kriz döneminde de sürdü. Çünkü birileri kaybederken, birileri de kazanıyordu. Kazananların sayısı bu küçük beldeyi doldurmaya yetiyor da, artıyordu bile...
Bu yaz Türkbükü yeni durumunun ('açık hava kulübü' olma hali) dördüncü sezonuna giriyor. 19 Mayıs'ta oteller ve eğlence yerleri iyi iş yapmış. Esnafın yüzü gülmüş. Sonra yağmurlar, okullar filan derken yerli, paralı turistin hızı kesilmiş.
Ama bana sorarsanız Türkbükü'nün önündeki asıl tehlike ekonomik değil; çevresel... Kıyıya çok yaklaşan tekneler ciddi bir kirlilik yaratıyor. Kısa tatilimiz sırasında apaçık gördük Rüzgar karadan denize doğru estiği sürece pek sorun yok. Ama tersi olduğunda, yani rüzgar denizden kıyıya doğru estiğinde deniz kirleniyor.
O teknelerden bir biçimde sızan yakıt ve yağ (sintine basanlar, yani pisliğini burada boşaltanlar dahi olduğu söyleniyor) kıyıya geliyor.
Bunun acilen önlenmesi şart. Artık işe belediye mi el atar, esnaf birleşip tedbir mi alır, ilgili bakanlık mı harekete geçer; ben onu bilmem.
Eğer tedbir alınmazsa... Tekneler kıyıdan uzak tutulmazsa... Çevreyi kirletene ceza yazılmazsa... Teknelerin servis alacağı ya da yolcu indireceği özel yerler kurulmazsa... O vakit Türkbükü'ne yapılan onca yatırım boşa gidecek. Bir süre sonra turist buradan ayağını çekecektir.
Özel sektör açısından bakıldığında 'Deniz Temiz' projesinde imzası bulunan Rahmi Koç'un öncü olması beklenebilir. Çünkü Türkbükü'nde, Divan Palmira gibi yemeğiyle, yatağıyla çok özel, lüks bir otele sahip Koç Grubu.
Bunlar benim 'sıradan' izlenimlerim. Olayı deniz bilimciler tetkik etse, kim bilir daha ne gibi sorunların altını çizerler.
Hastane ve cenaze şovları
Ercan Arıklı'nın cenazesinde bulunamadık. Ancak hem hastanede olup bitenleri, hem de cenaze namazını TV'den izledik. Daha önce, örneğin Mehmet Ali Erbil hastalandığında ya da bir ünlü yaşamını yitirdiğinde şahit olduğumuz bazı 'sahneler' bu kez de tekrarlandı.
Benim izlediğim kadarıyla kameranın ve fotoğraf makinesinin, yani özetle olayı görselleştiren medyanın olduğu her yer bir 'sahne'ye, bir şov mekanına dönüşüyor.
Mekanizma şöyle işliyor...
Ünlü bir kişi hastaneye kaldırılıyor... Ya da vefat ediyor; cenaze namazı kılınacak... Bu ünlü kişiyi belki de hayatında hiç görmemiş... Belki de hiç tanışmamış... Ya da 10 yıl kadar önce bir kere elini sıkmış... Ya da kavga etmiş, kanlı bıçaklı olmuş, nefreti hâlâ süren bazı kişiler bu iki mekana koşuyorlar. Ama koşarken burada medyanın bulunacağını biliyorlar.
Hastalık ve ölüm ciddi konular Kimsenin bunlara 'Senin burada ne işin var' diyecek hali yok... (Böyle bir şey demeye kalkışan kişinin kendisi suçlanır, ayıplanır.)
Şov alanına giren kişi, hele kendisi de az buçuk ünlüyse, ahlayarak vahlayarak, hastanın ya da ölünün yakınına doğru atılıyor. Ama dikkat Bu 'yakının' örneğin aileden olması gerekmiyor. Önemli olan sarıldığı kişinin de tanınmış olması. Yani kameraların 'çekmeye değer' bulduğu kişilerin yanında saf tutmak, onlarla ağlaşmak işin kritik noktası. (Örneğin hastanın eşi ya da çocuğu ünlü değilse, onlar es geçilir!)
Bitmedi Daha sonra da kameraları gözden yitirmemek gerekiyor. Ben bu tip hastane ve cenaze şovlarında; acısını ya da etmekte olduğu duayı anında erteleyip başını sağa sola çevirerek, ayak parmakları üzerinde yükselerek kameralara gözükmeye çalışan nice insan gördüm.
Soracaksınız 'Böyle olduğundan emin misin?' Hastalığı sırasında Mehmet Ali Erbil'i ziyarete gelenlerin hastane kafeteryasına milyarlarca lira çay, meşrubat ve tost borcu takmış olması bana yeter de artar bile. (Ercan Bey'in cenazesine ilişkin izlenimlerimi yazarsam olay çıkar!)
BİR KAVRAM: MUTENALAŞMA
Kent önemli bir konu Hem günlük yaşamımız açısından öyle, hem de anlamaya çalıştığımız bir varlık olarak... Bu köşede özellikle Türkiye'nin lokomotif kenti olan İstanbul'a ilişkin birçok yazı çıkıyor. Bu bağlamda size kent sosyologlarının kullandığı bir kavramdan söz edeceğim Mutenalaşma (İngilizcesi Gentrification. Hani 'şehrin mutena (kibar) semti' filan denir ya...) Bir semtin çeşitli açılardan değer ve önem kazanması bu kelimeyle anlatılıyor. Şimdilik not düşüyorum İleride mutenalaşmanın neden ve sonuçlarını değineceğiz.
Haberleri gazete sayfası görüntüsünde okumak için
SABAH e-Medya"ya
tıklayın
|
|
|
|