|
 |
|

EMRE AKÖZ
'Televole'nin yayılma stratejisi
Bilen bilir Bodrum'un Türkbükü köyü iki bölümden oluşur. Ortadan bir dere geçer. Üzerinde küçük bir köprü vardır. Burada yaşayanlar yarı şaka, yarı ciddi 'Aşağı Türkbükü' ve 'Yukarı Türkbükü' derler. Aslında bu tanım coğrafi yapıyı anlatmaz. Her iki tarafın arkasında da tepeler yükselir.
Aşağısı ve yukarısı sözcükleri aslında sınıfsal ve kültürel bir durumun ifadesidir. Yukarı Türkbükü'nde kalbur üstü eğlence ve dinlence mekanları vardır. Divan Palmira, Ship Ahoy, Mavi, Ada Otel, Maki, Maça Kızı gibi... Aşağı Türkbükü ise daha 'halk'tır. Pansiyonlar, oteller, barlar ve restoranlar fiyat açısından daha mütevazıdır.
****
Dünkü gazetelere baktım da bazı köşe yazarları İstanbul'daki Laila'nın açılışını konu etmişler ve özetle 'eğlenmek herkesin hakkıdır ama bu işin suyunu da çıkarmayalım' demişler. Ohooo, gelsinler de sezonda Bodrum'un halini görsünler. Televole kültürü Bodrum'u çoktan ele geçirdi.
Türkbükü ise geçen 3 yıl içinde televoleden uzak kaldı sayılır. Müzik ve eğlence tarzı (örneğin havaya atılan peçeteler) olarak televole burayı pek etkilemedi. Çünkü eğitimli burjuvalar ve enteller o tip şamatadan hoşlanmıyor.
****
Ancak bu yaz galiba televole takımı Türkbükü'nü 'sallayacak'. Bunun bir iki işaretini gördüm. Mesela sezona iddialı bir biçimde hazırlanan restoran-barlardan birinde fasıl ve Türkçe müzik olacakmış. Galiba bir mekan daha var bu tarzda... (Henüz faaliyete geçmedikleri için adlarını yazmıyorum.)
Yukarı Türkbükü'nde ise kiralar pahalı. Ayrıca oturmuş bir müşterisi var. Bu yüzden televole atağı Aşağı Türkbükü'nden başladı. Bakalım iki kültür arasında nasıl bir gerilim olacak?
Bir diğer işaret ise Cumartesi akşamı 'sesini' duyurdu. Ilık gece çatal bıçak şıkırtıları ve Batı müziği tınıları ile devam ederken... Aniden kulağımıza Sulukule-Yenikapı tarzı bir melodi çalındı. O da ne? Sarı tişört ve siyah pantolonlarıyla üç Roman sanatçı darbukalarını, kemanlarını, klarnetlerini alıp 'acaba iş bulabilir miyiz' diyerek köprüyü geçmiş, Yukarı Türkbükü'nü keşfe çıkmıştı. Arkalarından iki arkadaşları daha geliyordu; onların üstünde de sarı tişört ve siyah pantolon vardı. Belli ki sezona sıkı hazırlanmış, 'şık faça' yapmışlardı.
Tahmin edeceğiniz gibi dudak bükülerek, 'aman bir an evvel gitsinler' diye söylenerek karşılandılar. Onlar da şöyle bir tur atıp gittiler. Bu bir ilk yoklamaydı sanırım. Ve büyük ihtimalle arkası gelecek!
Bu görüntüler bana Romanlar'ın ünlü parçası 'Aşağı Mahalle, Yukarı Mahalle'yi hatırlattı. Sınıfsal ve kültürel fay hatları her yerde karşımıza çıkıyor işte. Hoşlansanız da, karşı da çıksanız şimdilik hayatın bir gerçeği...
Bakalım işin sonu nereye varacak? Hande Yener parçaları, Roman havaları, masa üstünde göbek atmaları, eşcinsel şarkıcıları ile televole Yukarı Türkbükü'ne sızacak mı? Beyaz Türkler'in mekanlarını teslim alabilecek mi? Yoksa 'Çanakkale geçilmez' esprisiyle o daracık köprüde durdurulacak mı?
Hangi köydensin? Kadıköy!
Bizim mesleğin babalarından Ergun Kaftancı 1 Haziran'da gazeteciliğe başlayışının 46'ncı yılını (1957) kutlamış. Kolay değil bir işi yarım asır sürdürmek.
Kaftancı şu anda Halka ve Olaylara Tercüman gazetesinin Yazı İşleri Koordinatörü. Aynı yayının Yazı İşleri Müdürü Volkan Karsan da onunla bir röportaj yapmış. Niçin Karsan da başkası değil? Bir kere ikisi de G.Saray Lisesi'nden. İkincisi 66 yaşındaki Kaftancı, aslında Karsan'ın babası Atilla Karsan'ın (sizi gidi 1937'liler!) sadece meslektaşı değil, sınıf arkadaşı da...
İşte Kaftancı'nın anılarından iki eğlenceli anekdot
****
"Tercüman'da 1990'da çalışırken, Genel Yayın Yönetmeni Altemur Kılıç, ne benim, ne de İstihbarat Şefi Mustafa Eşmen'in adını doğru söylerdi. O hep 'Argun' der, 'Ağabey, Ergun'um ben' diye düzeltirdim. Mustafa Eşmen'e de uzun süre 'Çeşme' diyordu, sonra sonra 'Eşme' oldu, ama bir türlü 'Eşmen' diyemedi. Körfez Savaşı'nda sabah 0400 gibi gazeteyi arayan Kılıç, 'Aaa ne kadar erken gelmişsin' derdi... Halbuki ben daha gazeteden çıkmamışım... Dalgınlık ve yoğunluktan sanırım... Gazetecilik, gecesi gündüzü olmayan bir meslek..."
Bir başka anı. "Rahmetli Turgut Özal Başbakan. Güneydoğu'ya gittik... Terör hüküm sürüyor. Bölücülerin baskın yaptığı bir köye gideceğiz... Ben DSİ'nin aracı ile önden gittim. Bazı bilgileri topladım. Bu arada Başbakan'ın helikopteriyle gelen Uğur Dündar köylülere sorular soruyor. Benim konuştuğum bir çocuğa da mikrofonu uzattı. Çocuk hem korktu, hem az Türkçe biliyor... 'Ben cevap vereyim' dedim... 'Saat 0630'da olay olmuş. Birden baskın yapmışlar...'
Dündar bana mikrofonu uzatarak sordu 'Siz de mi bu köydensiniz?..'
'Hayır... Ben Kadıköy'denim' deyince, Dündar birden irkildi
'Ağabey sen ne zaman geldin!..'
CEP TELEFONU HIRSIZLARI
Ankara'daki bir kafede, "Lütfen telefonunuzu konuşması için başkalarına vermeyin" diye yazı asılıymış. İlk bakışta tuhaf bir uyarı gibi gözüküyor. Halbuki gayet mantıklı ve yararlı... Çünkü Hırsız kuşku vermemek için önce ortama uygun bir biçimde giyiniyor. Sonra, örneğin kafede, "Cebimi evde unutmuşum, babam arayacaktı, çok önemli" filan diyerek numaranızı karşı tarafa bildiriyor. Derken telefonunuz çalıyor. Hırsız sizden özür dileyip konuşmaya başlıyor, "Seni iyi duyamıyorum, dur dışarı çıkayım" diyor ve bir daha da dönmüyor.
Haberleri gazete sayfası görüntüsünde okumak için
SABAH e-Medya"ya
tıklayın
|
|
|
|