Koca bir tuzaktır bu iddia! Böyle iddialara inanmak da, üzerinize afiyet ahmaklığa girer.
Bu gibi soyut iddialar, kitlelerde yaygın kültürel geriliği, siyasi kavrayışsızlığı ve felsefi yoksunluğu kullanmaya yöneliktir.
"Mantıksal çelişki" taşıdığı açıkça görülüverse bunu söyleyenleri sopayla kovalamak mümkün olurdu.
Bir toplumda, birileri, ülkeyi başkalarından daha çok seviyorlarsa, matematik olarak mutlaka onlardan daha çok sevenler de vardır.
O zaman "ilk iddia" geçersizdir.
İlk iddia geçersiz olduğuna göre, ikinci ve üçüncü iddialar da geçersizdir.
Bu yüzden bu soyut iddia, tümden mantıksızdır.
Bir terazi mi var, ülke sevgisini ölçen?
Ülkeyi sevmek, birlikte yaşanılan insanlara saygı düzleminde belki, doğru yaşam ilkeleri, çalışmak, terbiye, ahlak ve hukuka saygı ile bir miktar ortaya konulabilir.
Bir toplumda, kimler "ben ülkemi çok seviyorum" diyorsa dikkat edin, izleyin, uzak durun...
Kimler, başkalarında hep bir "vatan hainliği" arıyorsa, onlardan derhal tedirgin olun...
Bu söylem, kitleleri kandırmak amacıyla "maske" niyetine kullanılır. Bunun tipik örneği Hitler piçidir.
Bazı hallerde de cehaletten ileri gelir, bu bakış açısı...
Süte su karıştıran yoğurtçunun vatan haini sanılması gibi...
Sadece bu bakış ve zihin yapısıyla Türkiye'de köşe yazarlığı yapanlar da yok değil...
Siz kimleri kastettiğimi anlarsınız, bayram bayram şimdi durup dururken kavga çıkartmayalım.
Her ülkede olduğu gibi Türkiye'de de, bu "ahmaklaştırıcı söylem' ile rant sağlayanlar ve hatta varlıklarını buna borçlu olanlar hep oldu, ideal toplum kuruluncaya kadar olacak da...
Bu tespiti, günümüze uygularsak şöyle yapmalıyız:
Karen Fogg'u döverek AB'ye karşı bir düşmanlık ve tereddüt yaratmaya çalışanların "Türkiye'yi seviyor" olmalarının hayli zor olduğunu düşünmeliyiz.
AB ile düşmanlık, bizi medeniyet arayışından uzaklaştıracağı için, ne ülkemizin ne de insanlarımızın yararına olacaktır.
Bir nokta daha:
Sağ ile solu anlamaya çalışırken de, artık geçen yüzyılın alışkanlıklarından kurtulun.
Milenyumun yeni faşistleri, geçen yüzyılın faşistleri ile yer değiştirdi.
Artık "sağ" değil, "sol maske" taşıyorlar!
Bu gibi yan toplara genellikle girmem.
Ama bu kez durum farklı. Hıncal Uluç, köşesinde Mehmet Ali Erbil'i eleştirdi.
"İlk karşılaşmamızda boynuma atılacağını sanıyordum, fakat o hücum etti. Hastanede iken neden yazı yazmamışım diye.." Sonra da, eleştirdi. Ama her nedense yine de "elini" tuttuğunu hissettim.
Bende biraz "meslek fetişizmi" var belki ondan.
Belki de, Mehmet Ali Erbil'in şımarıklığından gına getirmiş olduğum için, ikisi arasındaki çatışmada Erbil'i çok ayıpladım.
"Hıncal Uluç" ismine nasıl böyle bir terbiyesizlik yapılır diye değil, bütün duygu ve düşünce dünyasını gazeteciliğe yatırmış birine bunu yapmaya "hakkı" bulunmadığı için...
Artık çok şöhretli olduğu için kendini "çok güçlü" hissediyor olabilir ama yazar Hıncal Uluç'u, şovmen Mehmet Ali'ye yedirmezler.
Erbil'i bu noktaya getiren basın ve televizyonlardır. Haber merkezleri çektiler mi kameraları ve sayfaları üzerinden... Eşekten düşmüş karpuza döner...
"Basın ne isterse onu yapar" demek istemiyorum ama şımarıklığın aşılmayacak bir mania olduğunu da düşünmüyorum.
Şöhret hastalığı öldürücüdür. Karbonatla da hazmedilmez! Peki, Hıncal Uluç'un bu tartışmada hiç mi hatası yok?
Minicik bir hatası var:
Erbil'i görünce boynuna atlamasını beklemesi!