Terminalde beklerken
Köşe yazarlarının kendi özel gündemlerini köşelerine taşıması pek hoş kaçmaz. Ama bazen özel gündeminiz genel gündemi öyle fena bastırır ki, eliniz varıp da başka bir konuda kalem oynatamazsınız. Ya hiç yazmamak, ya da okurunuzu sizin gündeminizin içine çekmeye çalışmak dışında yapabileceğiniz bir şey yoktur.
Bugün benim için öyle bir gün...
***
Terminal lafını ilk kez babamın hastalığı ağırlaştığında duymuştum. Doktoru, "artık terminal dönemine girdi" dediğinde, bu terminalin otobüs terminali olmadığını anlamak zor değildi. Son yolculuğuna çıkmak üzere olan hastaların beklediği yerdi bu "terminal".
Ama aslında öyle bir yer yoktu...
Hayatla ölüm arasındaki o geçiş dönemine giren insanların nasıl birdenbire bu dünyadan dışlandıklarını; tıbbın artık onları "yok" saydığını da ilk kez o zaman farkettim.
Görevleri hastaları iyileştirmek olan hastaneler, artık hiçbir tedaviye cevap vermeyen "ölüm yolcuları" için bekleme salonu görevi yapmayı kolay kolay kabul etmiyorlardı. Belki kendi açılarından haklıydılar ama ne kadar süreceği bilinmeyen o bekleyiş boyunca, o hastalar tıbbın yardımına belki de her zamankinden daha muhtaçtılar.
Doğarken insanlara bütün imkânlarıyla yardıma koşan modern tıp, ölürken onları yapayalnız bırakıyordu. Ve siz, ölüm mahkumu yakınınızın son günlerini yardım alarak geçirebileceği bir kurum bulmak gibi zor bir sorunla karşı karşıya kalıyordunuz...
Babam için böyle bir yeri rica minnet bulmuştuk. Geçtiğimiz haftalarda, yine çok yakınım olan biri için benzer ricalarda bulunmak zorunda kaldım. Sonunda dostların yardımıyla SSK hastanelerinden biri "terminal" görevi yapmayı kabul etti. Ve biz, son dakikaya kadar o hastane odasının tek çıkışı olduğu gerçeğini ondan gizlemeye çalışarak, onunla birlikte o terminalde yaşadık.
Bu yüzden de bugün ne Karen Fogg'un deşifre edilen e-mail'lerinden, ne de Alevi derneklerinin yasaklanışından sözedebilirim. Yazsam yazsam terminalde beklemenin nasıl bir şey olduğunu yazabilirim.
***
Benzerlik çok acı ama gerçek.
Ölüm terminalinde beklerken, uzun bir yolculuğa çıkan bir dostunuzu uğurlamak için gittiğiniz otobüs terminalinde hissettiklerinize benzer şeyler hissediyorsunuz.
Bir yandan otobüs geliverecek ve birlikte olduğunuz bu son dakikalar bitip ayrılık vakti gelecek diye ödünüz kopuyor; bir yandan da bu acılı bekleyişin bir an önce sona ermesi için "artık gelsin şu otobüs" diyorsunuz. Ama "artık gelsin" diye düşündüğünüzü farkettiğiniz anda duyduğunuz büyük suçluluk duygusuyla onun eline daha sıkı sarılıyorsunuz. Oysa onun ellerine daha sıkı sarılmanızın, onu bırakmamanızın tek anlamı, onun daha fazla acı çekmesi oluyor. Arada bir biraz iyileşir gibi olduğunda, bir an herşeyin bir yanılgı olabileceğini sanıyor; sonra mucizelere inanmadığınızı hatırlıyor; bu geçici iyiliğe sevinmek mi, üzülmek mi gerektiğini şaşırıyorsunuz.
Uğurladığınız dostunuzun bineceği otobüsün nereye gittiğini bilip bilmediğini hiçbir zaman tam olarak anlayamıyorsunuz. Onun mu sizi, yoksa, sizin mi onu kandırdığını bilemiyor ama bu beyaz yalanın mutlaka ve mutlaka çok ustaca sürdürülmesi gerektiğini biliyorsunuz. Çok istediğiniz halde, sigara paketini uzatıp "Hadi yak bir tane" diyemiyor, o içmek isterse eskisi kadar şiddetle karşı çıkıyorsunuz. Geleceği olmadığını bildiğiniz halde, özellikle gelecekten konuşuyor; var gücünüzle onu o büyük korkudan uzak tutmaya çalışıyorsunuz.
Burası o kadar boğucu bir terminal ki, sonunda beklenen otobüs gelip yolcusunu alarak hareket ettiğinde, duyduğunuz acı ne kadar yoğun, döktüğünüz gözyaşları ne kadar çok olursa olsun, içinde mutlaka bir ferahlama hissini de taşıyor.
Hayatınızda ilk kez, bütün diğer ayrımlar anlamsız geliyor size: İnsanlar gerçekte ikiye ayrılıyor: Terminaldekiler ve terminal dışındakiler...
|