Önce Tuncay Özkan'ı kutlamam gerek.. Herkesin kutlaması gerek.. Haberi bulduğu için değil.. Yazacak yüreğe sahip olduğu için.. Özkan, bu ülkede mafyanın üzerine en gözü kara, en korkusuz giden birkaç gazeteciden biri.. Millet, mafya babaları ile fotoğraf çektirip "Bak bunlar arkadaşım" diye hava atarken, Özkan, kelle koltukta üzerlerine gidiyor. Bu ülkede üç beş Özkan daha olsa, organize suça öyle bir darbe indirilir ki..
Ama kimse yazmaz.. Kimse üzerine gitmez.. Sebebini ben bilirim..
Yazdığım yazı hem de nasıl bir sabun köpüğü idi.. Vurdular.. Yazımdan dolayı bana kızdıklarından değil.. Mafya üzerine yazı yazanın başına neler geleceğini göstermek için.. Etkili de oldular.. Türk medyası, organize suç çetelerinden ve liderlerinden söz etmez oldu.. Daha acısı.. Beni vurduranlar için, bu ülkenin en ünlü, en onurlu kalemleri "Bunlar son tahlilde mert adamlardır" diye yazı yazdılar..
Şimdi Tuncay, kalemini arı kovanına sokuyor..
İşte yürek bu..
Şike uzun zamandır var.. Var olduğu söylenir..
1986'da Amerika'da iken, o zaman Karadeniz takımlarından birinde yöneticilik yapmış bir arkadaşım var.. Anlatmıştı..
Ankara'da hakem işlerini ayarlayan bir hakem varmış.. Diyelim adı E. olsun.. Bu E. kardeşim, puana ihtiyacı olan kulübün yöneticilerine çengel atar, "Hakemi ayarlarım. Günahı şu kadar" dermiş.. Tamam da, maçı takım kendiliğinden kazanmışsa, hakemin haberi bile yoksa, bunlar oltaya takılacak enayi arıyorlarsa.
E. şifreyi verirmiş..
"Hakem tünelden çıkınca, topu elinden düşürecek.. Alacak, sonra da kulağını kaşıyacak.. Bu hakemin ayarlandığının kanıtı.."
Hep böyle işlermiş işler..
Döndüm geldim, Erman Hoca'ya anlattım.. "Yeni mi duyuyorsun" dedi..
Üzerine gidilmedi, unutuldu..
Çünkü o, puan üzerine kurulmuş, bir iki satılık hakem üzerine kurulu mevzii olaydı..
Bugünkü ise, mafyanın fena halde iştahını çeken, dünyanın her yerinde çeken müşterek bahis şikesi.. Ortada dönen rant, milyarla dolar olarak ifade edilir..
Müşterek bahis dediğim Toto benzerleri değil.. Orada kazanmak için birkaç maçı ayarlamak lazım.. Zor.. Kokusu çıkar..
Burada maçın sonu, tek maçın sonu, hatta ilk yarı sonucu yeterli..
İki yıl önce, bir Galatasaray lig maçını izlemek üzere, Almanya'da bir Türk kahvesine girdim.. Maça daha bir saat var.. Televizyonlar Ali Sami Yen'e bağlanmadan önce, Alamancı hemşerilerle bir de sohbet ederiz, diye düşünüyorum.. Ne mümkün..
Kahvedeki televizyon ekranında, bir Alman kanalının tele tekst servisinin müşterek bahis sayfası var.. Sayfada alt alta Türkiye Ligi maçları yazılı.. Her maçın altında da, ona oynanacak müşterek bahisler ve kazanma oranları.. Herkes oraya bakıyor, hararetle tartışıyor..
Mesela..
Kocaeli-Gaziantep..
İlk yarı:
Kocaeli galip, bire iki.. Berabere bire üç, Gaziantep bire dört..
Maç sonucu:
Kocaeli galip bire iki.. Berabere bire beş.. Gaziantep bire yedi.
Telefona sarılıp firmayı arıyorsun. Devamlı oynayan, muteber bir müşteri isen adın yeter.. Yoksa kredi kartı numarasını veriyorsun..
Diyorsun ki..
"İlk yarı Kocaeli.. 100 mark.."
Öyle olursa alıyorsun 200 mark..
Diyorsun ki, "Maç berabere!.. 10 bin mark.." Öyle olursa, alıyorsun 50 bin mark..
Diyorsun ki, "Antep kazanır.. 1 milyon mark.." Kazanırsa, alıyorsun 7 milyon mark..
Şimdi bir tek maç bağlamak ve ona yüklü para yatırmakla nasıl kolay para kazanılacağını görüyor musunuz?..
Yani bir, tek bir hakemi, tek bir teknik direktörü, tek bir kaleciyi bağlayarak, bir gecede milyonla markı cebe atmak mümkün..
O zaman bu işe mafya girmez mi?..
Dünya Boks Şampiyonalarına girmiyor mu?.. At yarışlarına girmiyor mu?.
Geçen yıllarda Uzakdoğu'da böyle bir mafya şikesi ortaya çıkmadı mı?.. Liverpool'un dünyaca ünlü kalecisi Grobbelear tutuklanmadı mı?.. Yığınla futbolcu, spor adamı, hakem okkanın altına gitmedi mi?. İtalya, İsviçre'de benzeri skandallar yaşanmadı mı?.. Türkiye'ye gelmemesine imkan var mıydı?.
Almanya'da oynanan müşterek bahis yasal.. Yasal bir bahse şike karıştı mı, olay uluslararası suça, uluslararası bir skandala dönüşür.. Türkiye ligleri üzerine dünyanın hangi ülkesinde bahis oynanıyorsa, o ülke bu davanın tarafı olacaktır.
Yani kendi içimizde örtbast etme çabalarımız pek sökmez. Ayrıca ülkemiz açısından da iyi olmaz..
Türkiye büyük bir hızla olayın üzerine gidip, büyük bir hızla uluslararası toplumu tatmin edecek sonuca ulaşmak zorundadır.
Asker hakemler dolayısı ile, konunun bir ucunda askeriyenin olması ve onların da derhal soruşturmaya başlamış olmaları, bu ülkenin en büyük güvencesidir.
Mafya ile çok içli dışlı, Alaattin Çakıcı adına kurban kesip dağıtarak göreve devam eden bugünkü federasyonun tek başına bu işin üzerine gereği ve yeterince gideceğini hiç ummuyorum çünkü..
Abuzittinciğim, Geçen gece yabancı tv kanallarını şöyle bi dolaşıyordum.. Haber programlarında Çırağan Sarayı'ndaki toplantı vardı.. Ben, yabancı tv'lerde Türkiye diyince depremden yıkılmış binalar, sele kapılmış insanlar veya sokaklarda coplanan adam manzaraları görmeye alıştığımdan bu defa şaşırdım. Çünkü Türkiye'nin "batı-islam çatışmasına bi çare bulabilmek için ilk adımı attığından" söz edilirken, toplantının uluslararası arenada büyük ilgi çektiği vurgulanıyordu.
Hoş, hoştan da öte gurur verici bi şey bu kardeşim. Böyle ciddi konularda lider ülke olabilmek ve dünya televizyonlarında kendinden söz ettirmek..
Sanırım o gece İsmail Cem, hem toplantının ev sahibi hem de fikir sahibi sıfatıyla adı tv'lerde en çok geçen siyaset adamlarından biriydi.. Onu CNN'de izlerken 25 yıl öncesine döndüm.
TRT'nin başına atanmıştı. İlk işi, radyoĞ tv yayınlarının kalitesini arttırmak için neler yapılabileceğini saptamak amacıyla bi toplantı düzenlemek oldu. Yöneticisinden yayıncısına bir sürü insan katıldı... Herkes uzun uzun konuşurken İsmail Cem hep dinlediydi.. Sonunda saatine baktı "Arkadaşlar" dedi.. "Sabahın 3'ünü bulduk!.. Şimdiye kadar hepiniz TRT'de iyi bi programın neden yapılamayacağını anlattınız.. Çok rica ediyorum.. Hiç değilse bi kişi de TRT'de nasıl iyi program yapılabilir onu anlatsın!" Ve iki kişi çıktı.. Tarcan Gönenç ile Yılmaz Dağdeviren..Ve bu ikili yanlarına Haluk Şahin, Mustafa Gürsel'i de alarak (Bende kafa malum... Mutlaka unuttuklarım da vardır) tv'de gerçekten bi "altın çağ" başlattılar.
Tarcan'ı geçen hafta kaybettik..TRT'de ilk sorumluluk yüklendiğinde 33 veya 34 yaşlarındaydı.. Adeta ayaklı kütüphane gibi her konuda bilgisi vardı.. Bana göre en büyük tarafı, program yapımcılarını düşüncelerinde hür bırakmasıydı. Yukardan gelen çok ağır siyasi ve askeri baskılar dışında, onlara karıştıklarını hatırlamıyorum.. Bilemiyorum şimdilerde TRT'de işler nasıl yürütülüyor ama Tarcan'ın bu tutumu o dönemlerde bazılarınca çok yadırgandıydı.. Çünkü TRT'de yönetici demek "Her yapıma burnunu sokmak dolayısıyla programı da kendine benzetmek" demekti.
Sonra kadrolar değişti.. Yanılmıyorsam 83'lerde, Tarcan tekrar göreve geldi.. Çetin Çekili, Faruk Bayhanlı Sedat Örselli ekibiyle tv programlarının grafiği yeniden yükseltmeye başladı.. Derken 12 Eylül oldu ve Tarcan, bi programdan dolayı, son derece saçma nedenle, Ankara Emniyet Müdürlüğü'nün 8'inci katında günlerce sorguya çekildi. Ben o tarihlerde ekranda olduğumdan bayağı tanınıyordum. Bunun verdiği cesaretle Emniyet'e gittim. Beni adını ilk defa duyduğum DAL diye bi teşkilatın sorumlusuna götürdüler.. "Günlerdir yukarda sorgulanan adamın en az sizin kadar vatanperver olduğuna bütün kalbimle inanıyorum.. Bu sorgu bu kadar sürmemeliydi.." dedim. DAL'ın sorumlusu şöyle bi yüzüme baktı:
"Aynı kanıdayım" dedi.. "Fakat mecburum, emir çok yüksekten geldi!"
Emrin nereden geldiğini devir askeri devir olduğundan bilemedim Abuzittinciğim.. Ama bildiğim, sorgulama sonrası Tarcan'ın eski meslek aşkını yitirdiği ve bi süre eski Tarcan olamadığıdır... Sonraları TRT'den ayrıldı özel tv'lere geçti.. Tam formunu yakalarken bu defa böbrek rahatsızlığı başladı..
İki yıl önce Marmaris'te bikaç günlüğüne beraber olduyduk. "1.90'lık dev adam" (eski bir basketbolcuydu) hem solmuş hem küçülmüştü.. "Biliyor musun herşeye rağmen Dünya'nın en şanslı adamlarından biriyim" demişti.. Gayrı ihtiyari "Neden?" diye sormuştum.. "Çünkü bana böyle iyi bakan bir karım var.. Yoksa çoktan gittiydim!"
O zaman dilimin ucuna kadar gelen başka bi soruyu soramamıştım..
"Kaptan (biz ona hep kaptan derdik) sakın bu böbreklerde Emniyet'te geçirdiğin o kötü günlerin izi olmasın!?"
Münasip yerlerinden öperim Kardeşin Güneş
Harry Potter filmine gittim, ancak yarısına kadar dayanabildim. Ben ki masalları severim ve bu ülkede yayınlanmış tüm masal kitaplarını okumuş, Walt Disney'in tüm masal filmlerini zevkle izlemişim.. Harry Potter'a tahammül edemedim..
"Zaten o film sana değil, çocuklara.." diyorsanız, demeyin.. O zaman 21.00, 22.00'deki seanslarda ne işi var?.. O seanslar çocuklara yasak, yasal olarak..
Bu sinema işletmecilerini anlamak mümkün değil.. Sömestr tatili oldu mu, aptal filmler sarar salonları.. Niye.. Tatilde büyükler sinema seyretmez mi?..
Çocuk filmleri gündüz oynamaz mı?..
Geçen gece üşenmedim, saydım.. İstanbul'un en güzel sinema komplekslerinden biridir, bizim Alkent'teki Hillside sinemaları.. Yanında harika bir kulis ve daha harika bir restoranla..
Üç sinemada toplam 37 kişi vardı, en dolu olması gereken, suare seanslarında.. Böylesi bir yanlışın nasıl kimse farkında olmuyor, anlamak mümkün değil.. Herhalde para kazanmak istemiyorlar zahir!..
Neyse..
Ben çocuğum olsa, onu da göndermezdim Potter'a.. Biz çocukken, filmleri babam izler, ya da izleyenden sorar, bize öyle izin verirdi. Ben de onun gibi olsam, Harry Potter'ın kapısından geçirmezdim, çocuğun kafası karmakarışık olmasın, gece kabuslar görmesin diye..