Bana "Türkiye için en ciddi açık ve yakın tehlike nedir?" diye sorsalar "beklenen Marmara depreminin İstanbul'a etkileri" derim.
Deprem tehlikesini ciddiye alan ülkeler, kaynak önceliklerini değiştirerek sorunu çözdüler.
Ama biz halâ, korkulan gün geldiğinde "biz demiştik" diyecek olanların çare üretmeyen felâket uyarılarını dinleyerek bekliyoruz.
Köprüler ve viyadükler çürükmüş. Önce bunu öğrendik.
Sonra, Dünya Bankası'ndan aldığımız borç para ile yaptırdığımız araştırma gösterdi ki, depremde yaralıları götüreceğimiz hastaneler de ayakta kalmayacakmış..
Dökülüyoruz..
Doktoralı bir mühendis olan okurum Oğuz Ercan, perişan organizasyonumuzun gerçekçi bir fotoğrafını çekmiş..
İnşaat Mühendisleri Odası: Siyaset yapan bir avuç kişinin elinde oyuncak bir kurum.. Projelere onay verenler bilgi olarak yetersiz.
Belediyeler: Çoğu kendi yandaşlarını kontrol mühendisi yapıyor. Onların işi de şantiyelere uğrayıp "gerekli meblâğ"ı almak.
Devletimiz: Meclis müteahhitten geçilmiyor. Arkasına partileri ve devleti alan bu müteahhitlerin hangi işini, hangi denetim mühendisi durdurabilir?
Mühendislerimiz: En az yarısı deprem hesabını bilmiyor.
Mimarlar: Binalar yıkılınca hiç kimse mimardan bahsetmez. Halbuki deprem mimarisi diye bir şey vardır ve binalardan mimarlar da sorumludur.
Basın: Kiminle konuşacağını bilmiyor. Her şey Işıkara Hoca'ya soruluyor. Hoca da buzdolabının duvara montajını anlatan çizgi filmler yapıyor ama o duvarın ayakta kalıp kalmayacağından bahsetmiyor.
Göz göre göre Unutmamak lâzım:
"Deprem bir doğa olayıdır, onu korkunç yapan bizleriz!"
Bilim "Marmara Depremi"ni kesinleştirdi. Sadece zamanı belli değil. Akıl "hazırlanın" diyor.
Ama bu hazırlığı yapacak kurumlarımız, kalite, yetenek ve etkinliklerini arttıracak yerde halâ ve sadece korku üretiyor.
Koca İstanbul, "korkunun ecele yararı yok" atasözünü kanıtlayacak bir deneyin bahtsız laboratuvarı, on beş milyon insan da deney kobayı olarak bekliyor.
Ortalık "değişim" ve "uyum" lâfından geçilmiyor ama eskimiş kurumlarımız ve alışkanlıklarımız inatla direniyor.
Kaderin bir şans değil seçim sorunu olduğunu, beklenen değil, elde edilen bir şey olduğunu bakalım iş işten geçmeden görebilecek miyiz?