Dün sabah saat 9'da Noam Chomsky'le yarım saat baş başa konuşma durumu oluştu.
Chomsky'nin Türkiye'ye geliş gidişini organize edenler, ünlü dil bilgininin uçağına gitmek için otelinden ayrılmadan önce, benimle de bir saat başbaşa konuşmasını planlamışlar, bana da bildirmişlerdi.
Ben randevuya gittikten sonra nedense süre yarım saate indirildi.
Benim de, uluslararası ünlü kişilerle sanki el sıkışıp fotoğraf çektirme merakım varmış gibi, tam yazı saatinde yollara düşmüş olmaktan doğrusu canım sıkıldı. Bilsem gitmezdim.
Felsefenin bir dalı olan "insanoğlundaki konuşma yeteneği" yani "dil" konusunda; konuyu "felsefe" alanından, "müsbet bilim" alanına doğru yönlendirmede büyük katkılara sahip Noam Chomsky; dünya kamuoyunda da, Washington politikalarının iki yüzlülüğünü sürekli ve sert bir biçimde eleştirmekle tanınır. Washington politikacılarının insan kitlelerine yaptıkları açıklamalarla, hedefledikleri gizli amaçlar arasındaki uçurumları su yüzüne çıkarmayı, kendisi için bir misyon edinmiş gibidir büyük bilgin...
Noam Chomsky'yi, insanlığın geleceği açısından çok karamsar buldum.
Bakterilerin kendi kendilerini, sonsuza dönük var etme niteliği yanında; insan zekasının kendi kendini yok etme özelliği de taşıdığını vurguluyor ve biyolojik açıdan insanoğlunun yapısında bir "otofaji" bulunduğunu benimsiyordu.
Ve politikacılarla silâh yapımcılarının, böyle bir felaketi hazırlamakta olduklarının davulunu tokmaklıyordu.
Ben:
- Ne kadar zamanda, diye sordum.
- Onu kestiremiyoruz ama, gidiş o yönde, dedi.
Ben ise Chomsky'nin tam tersine "Taş devri"nden, "Uzay çağı"na gelmiş olan insanoğlunun; modern teknolojide ve dolayısıyla saydamlıkta çok hızlanmaya başlayan aşamalarla; eski hipnoz ve saplantılarından gitgide kurtularak, çok daha mutlu evreleri gerçekleştireceğine inanıyordum.
Chomsky'nin, insan biyolojisindeki "otofaji" saptamasına karşı; ekonomideki küreselleşme sürecinin, yatırımlar yerine silâha harcanan paraları, ergeç kısıtlayacağını savunuyordum.
Chomsky'ye de açıkladığım gibi ben "monist" bir gözlükle bakıyordum geleceğe...
O, insanoğlunun biyolojisindeki sakatlık açısından bakıyordu geleceğe...
Ben:
- 1939'da Fransız frangı ile Alman markının bir tek para biriminde birleşeceği şeytanın bile aklına gelmezdi, diyordum.
- Her ikisi de yenik devletler oldukları için gittiler böyle bir birliğe, diyordu.
On dakikada görüşlerimiz arasındaki ayrılık, en azından benim için netleşmişti.
Chomsky ise sanırım, çok sık rastladığı yüzeysel aydınlardan biri olarak boşveriyordu benim söylediklerime.
Onun karamsarlığıyla benim iyimserliğim, pek de ortak titreşimler yaratmadı galiba.
Söz Türkiye'den de açıldı.Chomsky:
- 1962'de Kruşçev, Washington'a "siz Türkiye'deki füzelerinizi çekin, biz de Küba'dakileri çekelim" önerisinde bulunmuştu. Şayet Türkiye, Amerikan füzelerinin çekilmesi için ağırlığını koysaydı; tehlikeli bir savaş gerilimi çarçabuk gevşeyebilirdi. Türkiye bunu yapmadı, dedi.
Ben de:
- Maalesef çok cılız olan Türkiye ekonomisine Amerikan desteği, sadece askeri plandaki Amerikan isteklerinin benimsenmesi sayesinde geliyordu, dedim; Ankara kendisini Washington'a vidalamış gibiydi. Biz bu durumu eleştirdiğimiz için, başımıza gelmedik kalmadı...
Chomsky, Türkiye'nin ekonomik yapısı, ekonomik çıkmazlarıyla ilgili görünmüyordu. Askeri konularda Washington'a "hayır" deme olanağı varken, hep "evet" demesine karşı çıkıyordu.
Yarım saat dolmuştu. Benden bir yaş küçük olan Chomsky'ye gülerek, "21. Yüzyıl'ın ikimizin de yüzyılı olmadığını" hatırlatıp ayrıldım kendisinden...
Bu kadar karamsar olabileceği hiç aklıma gelmemişti.