Ülkeyi sömüren, gençliği zehirleyen uyuşturucuyla savaşırken sokaktaki satıcı, ya da gece kulübündeki kullanıcıyı tutuklamak, komik ve aldatmaca.. Esas olan tepedeki mafya babasına ulaşmak.. Ama onun parasal gücü uluslararası alanda bile yakalanmasını çok güçleştiriyor.. Yakalasanız bile, bir yolunu bulup, Adliye'de sıyırıyorlar..
O zaman ne yapmak gerek?..
Yasalar içinde kalıp, sokakları, insanların can güvenliğini ve gençliğin geleceğini bu uyuşturucu babalarına teslim mi etmeli?.. Yoksa, yasa dışına çıkıp bunları Adliye önüne çıkarmadan ortadan mı kaldırmalı!.
Bu tartışma size yabancı gelmiyor değil mi?.
Mafya ile birebir böylesine bir çatışmayı göze alan ve gerçekten, hayatını ortaya koyarak bu savaşın içine giren polisler, giderek, bu savaşın meyvelerini kendileri için de toplamaya başlarlarsa eğer?.. Babalar temizlenirken, onların kara paralarının bir bölümü, bu savaşı yapan polislerin ceplerine gitmeye başlar ve onlara polis maaşı ile asla ulaşamayacakları bir lüks yaşam sağlarsa ne olur?..
"Ne olacak Susurluk işte" dediğinizi duyar gibiyim..
Susurluk.. Derin Devlet..
İşe yasa koruyucu olarak başlamak.. Devleti ve insanı korumak için yasaların nasıl etkisiz kaldığını ve polisin elini kolunu bağlarken zehir baronlarına, babalarına nasıl zengin bir yaşam sağladığını görünce, mücadeleyi, yasa dışı ve gizli yöntemlerle sürdürmek ve sürdürürken de, giderek artan bir hızla bal tutan parmağı yalamak!..
Sinemalarda Susurluk'un filmi oynuyor ve bakıyorum, medya farkında değil.. İlk Gün/Traning Day, sinema eleştiri köşelerinden çıkıp birinci sayfalarda tartışılan bir konu olmalıydı..
Susurlukların dünyanın en ileri ülkelerinde de olduğu gerçeği üzerine, bu tartışmayı yeniden açmalıydık..
Gündemde konuşulan film, Yüzüklerin Efendisi değil, İlk Gün olmalıydı..
Amerika bu filmi hala tartışıyor.. Susurluk'u yıllardan beri gündemden indirmeyen bizler ise, filmin farkında bile değiliz..
Ah benim medyam ah!..
İlk Gün aslında görülmesi gereken bir film.. Susurluk polisini oynayan Denzel Washington'un muhteşem oyunu görülmeli..
Filmin tek kusuru, her sahnesi ile mesaj verir gibi çekilmiş olması.. Bu yüzden de düşen temposu..
Baş yazarlarımız bu filmi görmeli ve tartışmalı..
Londra'da, "Öp beni Kate!.."
Kiss Me Kate, beni müzikaller dünyasına atan olaydır.. İlk seyrettiğim müzikal filmdi.. Sahnede de ilk izlediğim müzikal oyun da odur..
William Shakespeare'in "Taming of the Shrew/Şirreti Yola Getirme" diye nefis komedisini okuduğumda, ilk okul öğrencisi idim.. Babam.. Sevgili Babam, tüm Molliere ve Shakespeareleri, öteki dünya klasikleri gibi çok erken yaşta okumamı sağlamıştı..
Cole Porter, o müthiş Amerikalı besteci, müzikal yaparken, oyun içinde oyun düşünmüş, Shakespeare'in bu oyunu oynayan bir tiyatro gurubunun baş oyuncu ve yönetmeninin, şirret baş aktristi de, oyuna paralel yola getirişini, dünyanın en güzel şarkıları ile anlatmıştı..
Howard Keel'i, bizim orta yaşa yaklaşmış gençlerin, Dallas dizisinden hatırlayacakları Howard Keel'in ondan sonra hiçbir filmini kaçırmamıştım.. Hele hele "Zengin bir karı almaya geldim Padua'ya" şarkısını nerdeyse ezberlemiştim.. Filmi ezberleyecek kadar çok seyrettiğimden.. Katherin Grayson muhteşem bir Kate, Ann Miller, o zaman bacaklarının 1 milyon dolara sigortalı olması olay yaratan o uzun bacaklı dansçı/oyuncu bakmaya doyulmaz bir Bianca olmuştu..
Ama ben filmde, Howard Keel kadar, iki gansgteri oynayan Keenan Wynn ve James Whitmore'a bayılmıştım.. Hele o "Parlat Shakespeare'i.. Kadınları tavlarsın" numaralarına..
Türkiye'de Howard Keel'in yerinde Cüneyt Gökçer vardı.. Seyrine doyulmaz Cüneyt Gökçer.. Kate'i operadan Sevda Aydan oynuyordu.. O sevimli gangsterleri de, Semih Sergen ve de galiba Savaş Başar..
Ve inanın, Devlet Tiyatrosu temsili, Hollywood'un müzikalinden, özellikle oyunculuk açısından, hatta öndeydi.. Onu da kaç kez seyrettim bilmem..
Londra Tiyatroları listesini Esin bana gönderir göndermez, "Kiss Me Kate"i işaretledim, "Mutlak görülecek" diye..
1832'den beri ayakta duran tarihi Victoria Palace tiyatrosu, daha kapıdan girerken insanı havaya sokuyor zaten.. Londra'da Broadway'deki yapım aynen taşınmış.. Amerikan ve İngiliz Basınına bakılırsa, yer de yerinden oynamış.. 1948'deki ilk temsilindeki hava aynen yeniden yaşanmış..
Oturduğum yerden nerdeyse tüm şarkılara katılarak izledim Kate'i Londra'da.. Gençliğimin en güzel günlerini yeniden yaşayarak.. Ama bir kere daha "Bizdeki temsil çok daha güzeldi" diye düşünerek..
Devlet Tiyatrosu, Tiyatronun görkemi, reklamı, duyurucusu, konuşturucusu olan müzikallere yeniden dönmeli.. Böyle yapımlar için sadece onların gücü var.. Yapsınlar o zaman ve yıllardır adı sanı duyulmayan Devlet Tiyatrosu'nun yaşadığını yeniden göstersinler!..
Hemen.. Bu sezon!..
Hülya'nın sevişmesi!..
Efendim, Hülya Avşar yeni filminde Kenan Işık ile yatağa girip sevişmeyi reddetmiş, dublör kullanacakmış..
Hülya evlendikten sonra değişmişmiş de, falan filan..
Ben oyuncunun her zaman oyuncu olması gerektiğini düşünürüm.. "Ben soyunmam, ben öpüşmem, ben sevişmem" dediniz mi, yarım oyuncu olursunuz..
Türk filmlerinde aylarca ayrı kalan aşıkların finaldeki kavuşma sahnelerinde birbirlerine koşup, sonra yanak yanağa sarılışmalarına illet olurdum..
Türkan Şoray'ı insan olarak çok sevdiğim halde, öpüşmesiz, sevişmesiz ve soyunmasız aşk filmlerine inanmadığım için eksik bulur ve filmlerine gitmezdim. Türkan, gerçek oyunculuğunu Mine'de gösterdi sonunda..
Hülya, Türk sinemasında bu saçma kuralları yırttığı için gözdemdi, ama sevişmeden vazgeçmesinin evlilikle ilgisi yok.
Hülya Sinan Çetin'in ünlü filmi Berlin in Berlin'de de Cem Özer ile sevişme sahnesinde oynamayı reddetmiş ve senaryodan çıkarttırmıştı. Daha sonra da, bu sahnenin olmayışının filmin gişesine etki edeceğini düşünerek, kendi bulduğu mastürbasyon sahnesini oynamayı Çetin'e önermiş ve kabul ettirmişti. Film, Sinan kızacak gene ama, bu sahne yüzünden rekorlar kırmıştı.
Benim bildiğim Hülya "İnanmadığı sahneyi" oynamaz.. Bu defa canı mastürbasyon da istememiş olmalı ki, "Dublör" demiş..
Maria Schell'in (Emile Zola uyarlaması Gervaise'de) çıplak poposunu oynayan Rita Cadillac, bir anda dünyanın en ünlü striptizcisi olmuştu. Bakalım, Hülya'nın yerine Kenan Işık'ın koynuna girmek, kimi meşhur edecek?
Sakın kaçırmayın!..
Bakın bu konser kaçmaz.. Gerçekten kaçmaz.. Bir defa o masalsı Aya İrini'de.. Hani o ilahiler okunsun diye inşa edilmiş muhteşem yapı.. Ve içinde gümbür gümbür bir koro.. Don kazakları Korosu.. Ne olağanüstü bir çelişki..
1917 yılında, Türkiye'yi işgale yeltenen Rus orduları beklemedikleri bir yenilgiye uğruyorlar. Kar, soğuk ve açlık ekleniyor, yenilginin tükenmişliğine.. Komutan Serge Jaroffs, bozguna uğramış askerlerini hayatta tutabilmek için, onlara moral verecek, hayatta tutacak bir şey ararken, şarkılar aklına geliyor.. Don Kazaklarının dünya güzeli şarkıları.. Hemen bir Kazak Korosu kuruyor.. Müzik sadece ruhlarını değil vücutlarını da ısıtıyor, doyuruyor ve ayakta kalmalarının sebebi oluyor.. Don Kazakları korosu ve şarkıları öyle bir mucize yaratıyor ki.. Evlerine döndüklerinde, bu koroyu yaşatmaya karar veriyor, silahları bırakıp müzikle yaşamlarını kazanıyorlar.
Yarın akşam İstanbul'da "Yeni Yıl" konserinde işte artık gelenekselleşen Kazak Korolarının tek resmi ve profesyonel temsilcilerini dinleyeceğiz. Kendi şarkılarına ilaveten, Alman, Amerikan Noel ve halk şarkılarından oluşan bir repertuar sunacaklar.
Bayılacağımı biliyorum.. Giderseniz, siz de bayılacaksınız!.
Çarşamba gecesi 20.00'de Aya İrini'de..
Yer ayırtmanız için bir de telefon numarası vereyim..
0212 282 04 73!..
Burası Akmerkez Mudo City.. Aslında tüm Mudo mağazalarından alabilirsiniz biletlerinizi.. Ama bana sorarsanız, Maslak'taki Mudo Ev Yaşam dev mağazasına gidin.. Ben cumartesi öğleden sonramı orda geçirdim. 15 günde mağaza baştan aşağı değişmiş. Yepyeni hediyelikler ve harika bir sunum.. Tüm sevdiklerimin yeni yıl armağanlarını oradan seçtim.. Sonra da Köşe Başı Express'te harika bir yemek..
Bir taşla üç kuş, buna denir işte..
Peçe olmaz!..
Turizm Bakanlığı İşletmeler Müdürü Timur Yıldızhan haklı.. Denizli Valisi Yusuf Ziya Göksu haklı..
Mezdeke'nin "Bizim gelin bizden kaçari başını örter, kıçını açar" sözünden mülhem kıyafeti yurt içi için ilginç olur ama, peçeli kızları Türk diye dünyaya sunmak, zaten yanlış tanınan Türkiye'nin imajına darbe olur..
Dünyayı hiç gezmemiş, dünya medyasını hiç izlememişler, bu gerçeğin farkında olmadan "Ne varmış canım" diyebilirler..
Çok şey var..
Dünya bu şovu izleyince, Türkiye diye akılda sadece bu peçeler kalır, kimse aklından çıkarmasın..
Türk deyince hala fesli, pala bıyıklı ve şalvarlı resimler çizen batıya, kendi elimizle peçeli kızlar göndermeyelim..
Atatürk'ün ilk kaldırdığı şeydir, peçe.. Onu da hiç aklımızdan çıkarmayalım..
SEVDİĞİM LAFLAR
En iyi asker, çarpışmaktan çok yürümesini bilen askerdir.
Napoleon Bonaparte
TEBESSÜM
Fıkra Yıldırım Tuna'dan
"Bir iyi bir de kötü haberim var!" demiş avukat müşterisine.. "Kötüyü önce söyle!" demiş adam.. "Kan tahlili sonuçlarınız geldi.. Cinayet mahallinde bulunan DNA'lar tamamen sizinkine uyuyor!"
"Oh! Aman Tanrım.. Hayır!" demiş adam "Peki iyi haber nedir?"
"Kolesterolunuz sadece 140!"