Geçtiğimiz Pazar günü, Sabah iki gazete halinde çıktı. Her zamanki Sabah'ın yanında, dolu dolu bir gazete daha vardı: Sabah Pazar...
Okurlar, "ikiyle çarpılmış" bu Sabah'ı çok sevdiler. Öğlen saatlerine geldiğimizde birçok bayide Sabah bulmak mümkün değildi.
Sabah Pazar gerçekten çok zengindi. Haberleri, konuları ve yazarlarıyla neredeyse bütün gün elden bırakılmayacak bir gazeteydi. Böyle bir gazeteye, küçük da olsa kalkıda bulunduğum için ben de mutlu oldum.
Şimdi burada duralım ve soralım: Okurlar, ne kadar zengin ve doyurucu olursa olsun, içeriğini bilmedikleri bir yayına neden böyle ilgi gösterdiler? Cevap basit: Çünkü duymuşlardı! Peki nasıl duymuşlardı?
Onun da cevabı basit: Reklamlar sayesinde. Özellikle ATV'de yayınlanan reklamlar okura bilgi vermişti: Pazar günü olağan Sabah ile birlikte içeriği son derece zengin bir gazete daha alacaklarını biliyorlardı. Sonuçta Pazar günü Sabah aldılar ve araştırmalarımıza göre de gayet memnun kaldılar.
Böyle anlatınca ne kadar basit değil mi?
Eğer ürününüz iyiyse, güveniyorsanız; onu sıkı bir reklam kampanyası ile tanıtır, geniş kitlelere ulaştırırsınız. Peki bu basit gerçek neden her zaman uygulanmaz?
Bir anımı sizinle paylamak isterim: 1995-1999 arasında Milliyet gazetesinin ek yayınlarını yönettim. Bunlar arasında Pazar eki de vardı. Ancak bu ek, Pazar günleri Milliyet'in birinci sayfasından nasıl duyurulurdu biliyor musunuz: Kibrit kutusu kadar!
Düşünün... Dönemine göre, 16 ile 24 sayfa arasında bir ek hazırlıyorsunuz...
İçinde bir Pazar ilavesinde yer alması gereken her şey var: Haberler, konular, yazarlar, bulmaca ve benzeri...
Ancak gazeteyi yönetenler, sanki bu ek Milliyet'in bir parçası değilmiş gibi...
Sanki o bir üvey evlatmış gibi... Sanki, 'almasanız da olur' dercesine...
Bu eki (ve diğerlerini de) okura duyurmazlardı. Adeta gizlemeye çalışırlardı.
İşte öyle bir dönemden sonra... Sabah Pazar'ın bangır bangır okura duyurulması o kadar hoşuma gitti ki! Oturup bunları yazdım...