Eşekten inip,1300 beygire bindik..
Şairin "Celal Bayar'ın at uşağı kadar asildi.." diye tarifini yaptığı bir neslin ahvadıyız.. Körüklü sokak fotoğrafçılığından dijital teknolojiye geçerken bunları unuttuk.. Şimdi Internet'te sörf yapıp asalet arıyoruz..
Elime "Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Fotoğrafçılığı" kitabı geçti.. İki gündür evirip çevirip bakıyor, orasını burasını didikliyorum..
Elime geçti, lafıma kulak asmayın..
Bir yerlerden çalmış filan değilim.. Kendim satın almışım.. Ancak ne zaman aldığımı, ne zaman eve getirdiğimin farkında değilim.. Çünkü iş kitap alımına geldiği zaman kontrolden çıkarım.. Kitap gördüğümde;
- "Bir kilo toz, bir otobos.." sloganıyla "beyaz işine" girmiş uyuşturucu kaçakçısı gibi gözümü hırs bürür.. Elimde avucumda ne varsa yatırırım..
***
Seyit Ali Ak'ın hazırladığı bu güzel çalışma beni alıp nerelere götürdü.. Önce "ailece fotoğraf çektirmek" gibi sosyal reflekslerimizden birini kaybettiğimizi farkettim..
Bir de şimdiki fotoğraflarda eski tadın kalmadığını..
Hele bu dijital teknoloji işe karıştığından beri fotoğrafın ruhu kayboldu.. Çekilen nesnenin kağıt üzerindeki görüntüsü mükemmel ama bir konserve yiyeceğin etiketi kadar ruhsuz..
Asaletimiz buydu..
İnsanların fotoğraftan keyif aldığı yıllarda bugünün modern aleti edevatı yoktu.. O zaman ne vardı ki zaten.. Portakalın Doğu Anadolu'ya giriş tarihi dahi 1960'lardan sonra..
Bir eve portakal girmesi o kadar önemli bir yenilikti ki evin erkekleri yedikleri meyvaların kabuğunu ayrıca teşhir ederdi.. Temsil, portakal yenmişse meyvanın kabuğu tepeden başlayarak yuvarlak halkalar halinde parçalanmadan soyulurdu..
Evin büyüğü veya erkeklerinden biri; o kabuğu ceketin sol yakasına iğneyle rozet gibi tutturur, geri kalanını da şerit gibi beline kadar sarkıtarak çarşıda pazarda öyle dolaşırdı..
Elma veya muz kabuğu da öyle asılırdı..
Bunları niye mi anlatıyorum? Bugünkü gençler için.. Çok çok iki kuşak öncesinde herkesin eşeğe bindiği bir toplumun çocukları olduklarını bilsinler de dedelerinin, atalarının "asalet palavralarına" kulak asmasınlar diye..
***
O yılların aile fotoğrafları bugüne göre ilkel sayılabilecek aletlerle çekilirdi.. Fotoğrafçıdan önceden gün alınır.. Birgün önce evin hamamı yakılır.. Herkes temizlenir.. En yeni kıyafetini giyer evden öyle çıkılırdı..
Fotoğrafçı aileyi kendi aletinin menziline giren kadrajın içine itina ile sokar görüntüyü öyle belirlerdi..
Fotoğraf çektirme işinde bekarların ayrı, evlilerin ayrı ritüeli vardı..
Evde varsa açıp bakın 1940'ların, 1950'lerin nikah fotoğraflarına..
Gelin bir sandalyeye oturur başında duvağı poz verirdi.. Damat ise ayakta dikilip ellerini gelinin omuzuna kordu.. O yılların duvaklarının tepesinde nedense lahana büyüklüğünde bir gül olurdu..
Tepeye gül kondurma modası da İstanbul'dan geçme Anadolu'ya.. Muhtemelen Yıldırım Mayruk'un ustalarından birinin icadı.. Bu gelenekçi ailelerin nikah pozuydu ve bir 19 Mayıs Bayramı hareketleri kadar resmiydi..
Daha iddialı olanlar yanak yanağa poz verirdi.. En makbulu ise gelin ile damatın yanakları birbirine dayayıp "istikbal göklerdedir.." mesajı verircesine tavanda bir yerlere bakmasıydı..
Bekarlar farklı havadan çalardı..
Kayın üzerine gölge düşüren fötr şapka, elde sigara, bilekte görünen kol saati erkek kısmının değişmez aksesuarıydı..
Kaşım gözüm yeter..
Kızlar genellikle arkadaşları ile "hatıra resmi" çektirme bahanesi ile gittikleri fotoğrafçıda tek başlarına da poz verirler, bunu yaparken de artist dergilerinde gördükleri yıldızların hallerini taklit ederlerdi..
Hülyalı bakışlar, eli çeneye veya yüze dayarken suratın deforme kısımlarını gizlemeye çalışmalar..
Poz ne kadar başarılı olursa çıkacak kısmet de o kadar iyi olacağından profesyoneller kadar çaba harcarlardı.. Kısmetle ne alakası var demeyin.. O devir kaç göç devri.. Internet neyim de yok..
O günün kızları çarşıda pazarda serbestçe salınamadıklarından istedikleri kadar "geniş pazar" oluşturamıyorlardı.. Ancak elde dolaşan bir fotoğraf dışarıya açılmada yardımcı olabiliyordu..
Fotoğrafı olan kız kendini bir nevi sigorta etmiş, evliliğe doğru yatırım yapmış sayılırdı.. Ondan sonra yapacağı tek şey "Babamın adı bana yeter, kaşım gözüm beni satar.." deyip beklemesiydi..
Olaya zeka katmak..
O yılların foto muhabirleri de birer "iletişim mücahiti" sayılır.. Ellerinde gramofon büyüklüğünde ağır aletler, haber kovalarlardı.. Çok zeki veya becerikli olmaları gerekmezdi..
Yanlış anlaşılmasın.. Elbette o tarife girenler çoğunluktaydı ama mesleğin hakkını zekalarına göre verenler de vardı.. Mesleğe yeni başladığım yıllardaydı..
Beşiktaş-Ankaragücü maçını izlemeye giden bir fotomuhabiri ağabeyimiz, sayfada fotoğrafa ne kadar yer ayrıldığını sormuş, sayfa sekreteri de gırgır olsun diye "Tek sütun.." cevabını vermişti..
Maçtan sonra yazı işlerine tek bir kare fotoğrafla geldi o ağabeyimiz.. İlk devre Beşiktaş'ın koruduğu kalenin kapalı tribün tarafına düşen direğini çekmiş.. (Karta basılı fotoğraf üzerine yaptığı açıklamadan anladık..)
O yılların bir de stajyer fotoğrafçısı vardı..
Birgün stajyerliğini yaptığım yazı işleri müdürü onu odasına çağırdı.. Bir grup insan fotoğrafını gösterip "bunu kim çekti?" diye sordu.. Derdi fotoğrafı çekeni bulup, haber hakkında bilgi almak..
Stajyer muhabir kartı eline aldı.. Uzun uzun inceledikten sonra yazı müdürünün masasına bıraktı.. Parmağını fotoğrafta görülen tiplerden birinin üzerine koydu ve cevabını verdi:
- "Bu çekmiştir abi?"
***
O arkadaşımıza; iki yıl önce bizim meslek kuruluşlarından birinin "onur ödülü" verdiği aklıma geldi..
İki gündür "Tünelin sonundaki ışık gözüktü.." diyen ekonomistleri dinliyorum, Türkiye'nin fotoğrafını nasıl çektiklerini düşünüyorum.. Kafam zaten bozuk.. Aklıma böyle şeyler geliyor işte..
|