Halk "kader" denilen şeyin şans değil, tercih sorunu olduğunu öğrendi. Beklenecek değil, elde edilecek bir şey olduğunu gördü.
Seçim ve Partiler yasalarını değiştirmek konusunda oluşan baskının sebebi budur.
Tecrübe, başa gelen belâlardan değil, onları aşmak için verilen çabalardan oluşur.
Bu yasalar çok değişti ama çare olamadı.
Bugün istenen değişiklikler, geçmiş başarısızlıklardan süzülmüş isteklerdir.
"Olmazsa olmaz" şartları da şunlar:
1. Üye yazımları yargı denetiminde olmalı;
2. Milletvekili adayları, bütün parti üyelerinin katılacağı önseçimle belirlenmeli;
3. Partilere bağışlar ve milletvekillerinin seçim harcamaları denetlenmeli;
4. Seçim bölgeleri daraltılmalı ve halk tercihli oy kullanabilmeli;
5. Genel başkanların görev süresi üç dönemle (dokuz yıl) sınırlandırılmalı;
6. Partiler seçim ittifakı kurabilmeli..
Süre sınırlaması milletvekilleri için de konulabilir ve belediye başkanlarının iki turlu sistemle seçilmesi ilkesi listeye eklenebilir.
Ve çok da iyi olur..
İhale Kanunu meclis gündeminde..
Ondan sonra Partiler ve Seçim yasaları, ardından da Siyasi Etik Yasası geçtiği takdirde Türkiye'nin önünde demokratikleşme ve temizlenme sürecini garanti altına alacak bir ufuk açılacaktır.
Zorluk, bu değişiklikleri, varlıklarını bugünkü kokuşmuşluğa borçlu olan siyasi kişi ve partilerden bekliyor olmamızdır.
Partilerin çoğu, Seçim ve Partiler yasalarının değişmesinde ilke olarak birleştiler. Fakat bazıları "seçim ittifakı"na itiraz ediyor.
Tümü de liderlere süre sınırlaması gereğini ağızlarına bile almıyor.
Refahyol gibi ucubeler ve halka ihanet eden liderler görmek istemiyorsak "seçim ittifakı" yeni sisteme mutlaka girmelidir.
Değişim istiyorsak, padişahlaşmış liderlerden kurtulmamız gerekiyor.
Kimse "bu iş yoluna giriyor" diye rehavete kapılmasın. Baskı hafiflediği takdirde uyutulacağımızı herkes bilmelidir.
Halk sivil toplum kuruluşları ile, üniversitesi, sendikası, barosu, medyası ile bağırmalıdır.
Unutmayalım: Kader beklenmez, hak edilir, elde edilir!
Eskiden depremde bütün yapılar yıkılsa da camiler, minareler ayakta kalırdı.
Çünkü kanundan korkmayan müteahhitler bari Allah'tan korkarlardı.
Kuldan çalar ama camiden çalmazlardı.
Son fırtınada on minarenin yıkılması, ahlâki çöküşün dibe vurduğunu göstermesi bakımından çok uyarıcıdır.
Deprem bile gözü dönmüşlüğü önlememiş!
Yapı denetimi konusunda depremden sonra uyanan bilinç yazık ki tekrar yitirildi.
Yıkılan minareler, dileriz hükümeti ve belediyeleri gafletten kurtarır..