|
|
Kalite sorunu
Devlet, pıtırak gibi üniversite açarken, görevini ifa ettiğini düşündü. Ama sayıları artırırken, kalitenin de yükselip yükselmediğini kontrol etti mi?
Kökümüz Osmanlı'da, okullaşma hadisesi 1700'lerin ikinci yarısına dayanıyor. Osmanlı donanmasının Çeşme önlerinde Rus donanmasınca yenilgiye uğratılmasından sonra, 1773'te kurulan Mühendishane-i Berri-i Hümayun ile birlikte bugünkü İTÜ'nün kökenini oluşturan Mühendishane-i Bahri-i Hümayun, 1827'de kurulan Tıbbiye ve 1834'te kurulan Harbiye, Batı türü yüksek öğrenim kurumlarının bizdeki ilk ürünleri.
19'uncu yüzyıl sonu ve 20'nci yüzyıl başında Fransa'daki Grand Ecoles'e benzer şekilde, çeşitli bakanlıklara bağlı kurulan Mülkiye Mektebi (1877), Hukuk Mektebi (1878), Ticaret Mekteb-i Alisi (1882), Mekteb-i Sanayi-i Nefise-i Şahane (1882) ve ara kademe teknik personel yetiştirmek üzere 1911'de kurulan Kondüktör Mekteb-i Alisi, Batı türü yüksek öğrenim kurumlarının diğer örnekleridir.
Bu kurumların bazıları bugünkü İTÜ, Marmara, Mimar Sinan ve Yıldız Teknik Üniversitelerinin ilk nüveleridir. 1863'te kurulan ve 1912'de mühendislik bölümleri eklenen Robert Kolej ise ülkemizdeki ilk anglo-Amerikan türü yüksek öğrenim kurumu olup, bugünkü Boğaziçi Üniversitesi'nin nüvesidir.
Gülhane Fermanı'ndan sonra madern bir üniversitenin kurulması, 1846'da bakanlıkça kabul edilmiş ve üniversite 1865'te açılmıştır. 1870 ve 1874'te iki kez reorganize edildikten sonra 1881'de kapanan üniversite, 1900'de Darül Fünun-i Osmani adıyla tekrar açılmış. Atatürk, Cumhuriyet'in ilanından sonra Darülfünun üzerinde önemle durmuş ve bu kurumu değerlendirmek üzere davet edilen İsviçreli Profesör Albert Malche'nin 31 Mayıs 1932 tarihli raporundan sonra 1933'te Darülfünun lağvedilerek yerine İstanbul Üniversitesi kurulmuştur. 1933 Reformu, çağdaş üniversitenin ülkemizdeki gerçek başlangıcıdır.
Ve fakat... 1088 yılında kurulan Bologna Üniversitesi'nin ilk çağdaş üniversite olarak kabul edilmesine bakılırsa, bizde ilk çağdaş üniversite Batı'daki örneğinden ancak 800 yıl sonra kurulmuştur.
Sonra neler oldu?
Tabii ki pek çok şey oldu. Mağara adamları bile oldukları yerde durmamışlardı. Hiraklit'in dediği gibi hayat durmadan değişiyor, ilerleme dinamosu, isteseler de istemeseler de, insan topluluklarını enselerinden tutup ileriye sürüklüyordu. İkinci üniversite, Yüksek Mühendis Mektebi'nin reorganizasyonu ile İTÜ olup onu 1946'da Ankara Üniversitesi izlemiştir. Ayrıca o yıl, üniversitelere "muhtariyet" verilmiştir.
1955-57 dönemi de, yüksek öğrenimde yeni bir hamle dönemi olmuş, 1955'de Ege, 1956'da ODTÜ, Karadeniz, ve Atatürk üniversiteleri ile farklı illerdeki İngilizce eğitim yapan maarif kolejleri sayesinde, bir eğitim yaygınlığına gidilmiştir.
Sözü edilen dört üniversite, ülkede ilk "kampus" realitesini gündeme getirmiş, ODTÜ ingilizce eğitim yapan ilk devlet üniversitesi olmuş, gerek akademik yapısı, gerek mütevelli heyet sistemi ile tamamen bir Amerikan eyalet üniversitesi gibi kurulmuş olması bakımından, ülkemize büyük yenilik getirmiştir.
1967'de, Hacettepe Tıp Fakültesi, Hacettepe Üniversitesi'ne, 1971'de ise Robert Kolej, Boğaziçi adıyla devlet üniversitelerine dönüştürülmüştür. Böylece Cumhuriyet'ten 48 yıl sonra Türkiye'deki üniversite sayısı dokuza yükselmiştir. 1973-81 arası dönem ise, üniversitelerin büyük oranda Anadolu'ya yayıldıkları dönemdir. 10 yeni üniversite kurulmuştur. Sayı 19'a çıkmış, 1974'te ÖSYM kurulmuş ve üniversitelere merkezi sınavla öğrenci alınmaya başlanmıştır. 1992'de de, 21 yeni üniversite kurularak, yüksek öğrenim Anadolu'ya iyice yayılmıştır.
Vakıf üniversiteleri
3785 sayılı kanunla, Bilkent ile Koç ve Kadir Has Üniversiteleri kurulmuş, ancak Kadir Has üniversitesi bazı bürokratik engeller yüzünden öğrenime başlayamamıştır. 1994'te Fransızca eğitim yapan Galatasaray Üniversitesi ile üniversite sayımız 54'e yükselmiş, 1996'da, beş yeni Vakıf üniversitesi daha (Işık, Fatih, Sabancı Bilgi ve Yeditepe) yüksek öğrenim hayatına hız kazandırmıştır. Daha sonra, İstanbul Kültür Üniversitesi, Atılım Üniversitesi ve Doğuş Üniversitesi adlı üç vakıf üniversitesinin daha kurulması da, bu dinamizme hız vermiştir.
Böylece...
1923-24'ten, 1996'ya gelindiğinde...
Üniversite sayısı 1'den 56'ya...
Öğrenci sayısı, 2914'ten, 1.225.914'e...
Yıllık mezun sayısı, 321'den, 140.773'e...
Öğretim elemanı, 307'den, 49.234'e yükselmiştir.
Öğrenci sayısı, 4000 kat, mezun sayısı 450 kat, öğretim elemanı sayısı 160 kat artmıştır.
Bir "kalite" sorusu
Dikkat edilirse, öğrenci ve öğretim elemanı sayısındaki artışın "orantılı" gitmediği görülür. Oysa, belirli orantı bulunmalıdır ki, öğretim üyesi, her öğrenci ile yeteri kadar ilgilenebilsin, onların daha iyi yetişmesi için, elden geleni yapsın, öğrenci "kendisiyle özel olarak ilgilenildiği" duygusuyla yetişsin...
Bugün verdiğimiz tabloda, Türkiye üniversitelerinde, kaç öğrenciye, ne kadar öğretim üyesi düştüğünü göreceksiniz...
Üniversiteler gibi, insanların, meslek edindiği, uzmanlık aldığı, kişiliğini oluşturduğu kurumlarda, "öğrenci-öğretim üyesi" ilişkisi ve diyaloğu, mekan, kültürel koşullar, ailenin ve toplumun ekonomisi ve sair koşullardan çok daha ağır basmaktadır. Profesörüyle, çok olumlu bir diyalog ve bilgi alışveriş ortamı sağlayan bir öğrenci için öteki bütün koşullar ikinci planda kalır.
Buna karşılık, profesörünün yüzünü bile zor gören bir öğrenci için, sağlanan öteki maddi imkanlar, "küskünlüğünü" ve "kimsesizliğini" örtbas edemez.
YARIN: En değerli kaynak
Az öğretim üyesinin iki nedeni
Bu nedenlerden birincisi kuşkusuz, devlet üniversitelerinde öğretim üyelerine sağlanan maddi olanaklardır. Bugün devlet üniversitelerinde koskoca profesörler, 300-400 milyon lira gibi kabul edilmez bir ücrete layık görülmektedir.
Bu maddi yapı, profesör, doçent ve doktorların "liyakat"ları ile hiçbir biçimde uyuşmamaktadır.
Bir kısım öğretim üyesinin, yeni açılan vakıf üniversitelerinden kendilerine teklif edilen milyarın üzerindeki maaşlara "evet" demeleri, sizce de son derece insani ve haklı bir tutum değil midir?
Devlet üniversitelerinde, yeni öğretim üyesi yetiştirmenin pahalılığı, devletin verdiği ücretlerin yetersizliği, hayat şartlarının giderek ağırlaşması, öğretim üyelerinen gırtlağına dayanmış kara saplı bir bıçak gibidir.
Buna karşılık Batı ülkelerinde, öğretim üyeleri adeta "el üzerinde" tutulmakta, kimi muhteşem üniversitelerde, öğretim üyeleri kendi maaş çeklerini kendilerine doldurmaktadır.
Devlet üniversitelerindeki öğrenci-öğretim üyesi oransızlığının ikinci sebebi kuşkusuz, giderek yükselen demografik baskıdır.
Türkiye'nin 25 yaş altı nüfusu, yüzde 40'tır ve dünya ortalamasının çok üzerindedir.
Bu genç insanlar, milyonlar ve milyonlar olarak her yıl üniversite kapısına dayandığına göre, devlet kendisine:
"Bu ateşe hangi kâr dayanır!" sorusunu sormalı ve...
Bu ateşe dayancak kârı yaratmalıdır.
İlker SARIER
|
Copyright © 1999, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır
|