kapat
07.04.2001
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi

banner

Dünyadan
Spor

Magazin
Astroloji

Para Durumu
Hava Durumu

Bizim City
Sizinkiler

Sarı Sayfalar
İstanbul

Cumartesi Eki
Pazar Eki

Künye
E-Posta
Reklam
Arşiv

A T V

Win-Türkçe
ASCII

Garildi
 

Dedeler ve torunlar


Ellerim ve kalbim fazlasıyla titriyor bugünlerde... İklimden değil, olup bitenlerden dolayı çok üşüyorum.
Hepimizin bildiği şeylerden! Karanlık bir hücrede "bir nokta ışık" umuduyla gelip geçiyor günler, ama nafile! Hücrelerimizi zifiri karanlık kaplıyor iyice... Üstümüze kapılar kapanıyor. Peki, böylesi bir ortamda ne yazmalı Allah aşkına? Hayatı "tozpembe" göstermeye çalışan, güya, "umut vereceğim" diye satırlarına "yalan - dolan" dolayan sırnaşık kalemşörlerden değilim ben, hiçbir şey olmamış gibi davranamam. İçimdeki çocuğun sesini açacak güçte de hissetmiyorum kendimi! Hatta, "bitkin ve naçar" kaldım diyebilirim. Bir "ıssızlığın ortası"na sığınıp beklemeyi ve sabretmeyi becermek istiyorum sadece... Ahmakları ve alçakları daha az görmek için!

***

Yıllar yılı insan öyküleri anlatıp durdum. Çileli, başarılı, değerli, üretken, şöyle ya da böyle birbirinden ilginç, inişli çıkışlı ömürlere açtım kulağımı... Ne zaman sıradışı bir insan hikayesine rastlasam derinine inmeye çalışır, farklı bir refleksle hafızama kaydederim hemen... Şu gelip geçen karanlık zamanlara dair yazı yazmak istemediğim bir anda, kalbimi yazar Vecdi Çıracıoğlu'nun bir hatıratına uzatıyorum şimdi. (Bir zamanlar "Bugün canım yazı yazmak istemiyor!" diyen şövalye yazarımıza selam!) Geçenlerde, (şaşırma duygusunu kaybetmemiş, hayatın tecellisine inanan insanlara) vurgun yediren bir hikaye anlatmış Vecdi Çıracıoğlu... Dedesinin, Kuvayı Milliye'ci şoför Hamit'in hikayesi... Özetleyerek aktarıyorum. Az biraz soluklanın ve okuyun lütfen.

***

1922 yılının 5 Kasım'ı... İstanbul İngiliz işgali altındadır. O gün Ankara Hükümeti'nden gelen emir uyarınca "PeyamĞı Sabah" yazarlarından Ali Kemal için yakalama tezkeresi çıkmıştır. Ali Kemal Kuvva'cılara göre "Vatan haini" bir İngiliz casusudur. Hatta, "İngilizlere, padişah efendimize karşı gelmek vatan hainliğidir. Mustafa Kemal vatan hainidir. Çapulculardır. Attıkları topların mermileri lahana, tüfekleri pırasadır!" diyecek kadar.

İşte, 5 Kasım öğlene doğru emri yerine getirmekle görevli iki "Kuvvacı" Ali Kemal'i Beyoğlu'nda her daim gittiği Berber Martin'in dükkanında kıstırır. Ancak Ali Kemal'in derdest edilip çarçabuk uzaklaştırılması için güvenilir bir şoföre ihtiyaç vardır. Tesadüf bu ya "aranan kan" hemen oracıkta sokağın köşesinde durmaktadır zaten. Ford'una kurulmuş olan şoför Hamit kısa bir sohbetin sonunda "Kuvvacı"lara gerekli güveni verecek, hatta "vatan sağolsun" diye el sıkışacaklardır.

(Hamit ki birkaç ay öncesinde yazılarına, vatan hainliğine öfkelendiği Ali Kemal'i arabasıyla ezmek istemiş, fakat "ölümü benden olmasın" diye bu eyleminden vazgeçmiştir.) Evet, kısa bir süre sonra görevleri tehlike olan üç adam Ali Kemal'i karga tulumba yakalayıp, "ford"a atarlar. Hamit'in kullandığı araba Galatasaray'dan Boğazkesen'e, oradan da Tophane'ye indiğinde İngilizler çoktan peşlerine takılmışlardır bile. Ancak şoför Hamit işinin ehli ve eski bir İstanbul kurdudur. Birkaç manevrayla sokaktan sokağa girerek izini kaybettirir ve Haydarpaşa'ya gelirler... Ali Kemal iki kuvvacının mevcuduyla burada trene nakledilir. Ve lokomotif Ankara'ya doğru yol alır... Şoför Hamit de apar topar garajına dönüp plakasını, motorunu değiştirmenin bir yolunu arar. Serde yakalanmak ve İngilizler tarafından işkenceye alınmak vardır ne de olsa... Bu arada Ali Kemal, İzmit'te trenden indirilip, merkez kumandanlığına götürülür. Yeniden trene nakledilmek üzere istasyon meydanına geldiğinde ise "özel bir operasyon" sonucu linç edilir. Ali Kemal'i, ne askerler ne de "kuvvacılar" kurtarabilmiştir, taş yağmurundan! Oracıkta yığılır kalır...

Aradan yıllar geçer, İngiliz korkusundan Adapazarı'na yerleşen şoför Hamit işgalin kalkmasının ardından ailesiyle yeniden İstanbul'a döner. Birkaç zaman sonra da vefat eder. Hamit'in küçük oğlu "milletvekili" olmuştur. Verilen devlet resepsiyonlarında Ali Kemal'in "büyükelçi" oğluyla karşılaşır sık sık. Ama hiçbir zaman birbirlerine "babam, baban!" diyemezler.

Ve 1999'un Kasım ayı... Şimdi Vecdi Çıracıoğlu'ndan naklen... "Her zaman gittiğim sahafta Ali Kemal'in (Ömrüm) adlı kitabını sormuştum. Sahaf çok aradı, ama bulamadı. O arada kulak misafiri olan biri, 'Ben de var isterseniz getireyim!' dedi. Ertesi gün kitabı bana uzatırken 'Kitabı babam düzenledi, Ali Kemal dedemdi!' dedi. Boğazım düğümlendi, 'dedem, deden' diyemedim. Gözlerinin içine baktım, kitabın üzerindeki resme çok benziyordu."

Alo.. Sana rüyamı anlatiim mi?
Küçük esnaftan büyük ve ünlü mağazalara kadar herkesin birer birer kepenk indirdiği ve açız diye sokaklara döküldüğü, zamların peşpeşe geldiği, her sektörün kriz yüzünden sarsıldığı, işten çıkarmaların olduğu bugünlerde, krizin etkilemediği bir sektör de var!.. Seks sektörü... Türkiye'de yaşanan olumsuzluklara inat hızla yeniliyor kendini, "telefonla orgazm servisleri"...

Önceleri hayatımıza telesekreterlerle giren bu "orgazm servisleri" şimdi de "canlı hatlar"ıyla revaçta.

Alo hatlarının bitip tükendiğini, tarihe karıştığını sanarken, inanılmaz bir ilgi varmış da haberimiz yokmuş! Defalarca arayarak düşürdüğünüz hatta sizi, önce gayet "şuh" sesiyle bir "telesekreter" karşılıyor.

Dakikası milyonla ifade edilen bu hatlarda telesekreteri aşıp canlı konuşabilmeniz üç dakikanızı alıyor. "Ne olacak bu memleketin hali?" sorusuna bile tahammül edemeyen genç kızlar lafınızı ağzınıza tıkamayı biliyor. Sanki uzun zamandır duyduğu "ilk ve tek erkek sesi"ymişçesine, ısrarla "cinsellik"ten konuşmak istediğini, hangi pozisyonları sevdiğinizi sormayı tercih ediyor. Binbir zorlukla hakkındaki soruları cevaplandırdığında, "üniversite öğrencisi" olduğunu ve iki sene sonra "ilkokul öğretmeni" olacağını söylüyor telefondaki şuh ses. Günde "yüzlerce" telefonu cevapladığını söyleyen bu öğretmen adayı, en çok Doğu illerinden telefonlar aldığını, ama İstanbul telefonlarını tercih ettiğini çünkü isterse onlarla "yüzyüze" görüşebileceğini söylüyor. Ancak ne yapsak da görüşme şartlarını açıklamıyor. Sadece "Seni çok iyi tanımıyorum iyi bir arkadaş mısın bilmiyorum! Ama zaten arkadaşlar kavun gibidir en iyisini 'satın almadan' önce birkaç tanesini ellemek gerekir..." diyor. Bu sözün üzerine söyleyecek bir şey kalmıyor tabii... "Mesajı almışsındır!" diyerek bunun için kendisini "sürekli" aramam gerektiğini çünkü güven duymak istediğini söylüyor. Ama konuşmanın ilerleyen bölümlerinde bu söylediklerini unutmuş olacak ki, maaş ve "ayda konuştuğu süre başına" para aldığını laf arasında söyleyiveriyor. Telefonu kapatırken ki son sözü Türkiye'nin yıkılmaz sektörünün sloganı gibiydi adeta... "Sen benim için 'binlercesinden biri'sin, ama birtanem olmak istiyorsan tekrar görüşelim.Seni Seviyorum unutma... " diyor. Şimdi sorarım size güler misiniz ağlar mısınız?

Nebil Özgentürk

nebil@sabah.com.tr

 
İstanbul 2008 Olimpiyat Oyunlarına seçilebilicek mi?

Kesinlikle Evet. En güçlü aday İstanbul ve bu sefer seçilecek.
Hayır. Rakip ülkeler daha üstün özelliklere sahip İstanbul yine yenilecek.
İstanbul başarılı olabilir ama Uluslararası Olimpiyat Komitesi İstanbul'u seçmeyecek.

 

Copyright © 2001, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır