kapat
01.10.2003
YAZARLAR
ATV
EKONOMİ
limasollu
TÜRKİYE
DÜNYA
POLİTİKA
SPOR
MEDYA
SERİ İLANLAR
METEO
TRAFİK
ŞANS&OYUN
ACİL TEL



GREENCARD

Benim sinemalarım bizim 'Portakal'ımız

Altın Portakal'ın zorluklarla geçen 40 yılı, bir anlamda Yeşilçam'ın da son kırk yılının tarihçesine denk düşüyor. Yani, hem sansürü hem coşkusuyla...

İstanbul'da bir sokakta, artiz mektebi adı verilen Yeşilçam'da, filmler, hayatla boy ölçüşürken, Güney'de, bir Akdeniz kentinde, Antalya'da, 40 yıl önce sinemaya kapı aralandı... Bir festival, o festivalin içinde de bir film yarışması düzenlendi... İlk bakışta mütevazı görünen, ama oldukça iddialı bir yarışmaydı bu, yönetmeninden oyuncusuna, senaristinden, müzikçisine sinemaya kim bulaşmışsa, ilgilenip gönül koyduğu..

Antalya'nın simgesi portakal, birkaç yıl içinde sinemanın da simgesi oluvermişti... Ve ilk yıldan itibaren kavgası gürültüsü, polemiği, kaprisi, itirazı, dedikodusu, kırıklığı, hüznü.. Bir o kadar da heyecan ve coşkusuyla anıldı.. Değişmeyen bir şey vardı ki hep sansürle boğuşup durdu, sansürün acımasız çarkları altında bırakılmak istendi...

Ve Jüri neredeyse her yıl birilerine haksızlık yapmakla, birilerini de kayırmakla suçlanacaktı; ama sonuçta kimileri kırılırken, kimileri de Altın Portakal heykelciğini sırtlayıp bir festivali daha geride bırakacaktı... Ve bir dönem gelecek, Türk sineması sıkıntılarla boğuşup yılda en çok üç beş film üretebilecek ve Antalya'ya çok az sayıda film gönderebilecekti!

Antalya Altın Portakal'ın kırk yılını anlatmak demek, Türk sinema geçmişinin yani sahiden "film gibi" bir dönemin olduğu kadar, sosyal ve siyasi tarihimizin de kıyısında dolaşmaktı biraz da.

40 yıl önce, yalnızlığın, uzaklığın ve imkansızlığın ortasında başlayacaktı Altın Portakal..

Ama durun! Bir de öncesi vardı, hem de filmlere konu olacak bir girişimle... Antalya'nın Demokrat Partili Belediye Başkanı Ömer Eken ile birkaç dostu el ele verdi ve hayatın sürprizi bu ya, tam da 1960 Mayıs'ının 27'sinde başlamak üzere Antalya Sanat Festivali düzenlenmesi kararını aldı... Amaç, müziğin, tiyatronun halkla kucaklaşması ve biraz da kentin tanıtımıydı. Hazırlıklar tamamlanmış, protokol için davetiyeler dağıtılmış, Antalyalılar'a çağrıda bulunulmuştu bile...

26 Mayıs akşamı, Antalyalı yöneticiler de, Antalyalılar da çok heyecanlıydı... Ama heyhaat; Bu heyecan, o gecenin sabahında kesintiye uğradı.

FESTİVALE DEĞİL DARBEYE
Antalyalılar, festivale değil, bir askeri darbenin içine uyanmışlardı 27 Mayıs günü... Demokrat Parti yöneticileri, Başbakan; bakanlar, tutuklanmış, sıra il yöneticileri ve partili belediye başkanlarına gelmişti... Ancak tüm bu tedirginliğin ortasında trajikomik bir durum da yaşanacaktı. Şenliğin heyecanıyla yanıp tutuşan festival kurmaylarından biri, Başkan Eken'e soluk soluğa geldi ve "Başkanım ihtilal yapıldı, peki bunca hazırlık, konuklar ve festivalin durumu, güreş müsabakaları, hatta Toroslar'dan gelen develer ne olacak?" diye sordu. Eken, bir yandan tutuklanma hatta, darbenin olası sert uygulamalarının korkusunu yaşarken, bir yandan da karşılaştığı bu yersiz soruya çok şaşırdı ve "Kardeşim ben burada canımı düşünüyorum sen kalkıp şenlik ne olacak diyorsun, festivali düşünecek halim mi var, deli misin, divane misin yahu? diye yardımcısına çıkıştı..

Evet, Eken festival değil de can derdine düşmekte gerçekten haklıydı, birkaç saat sonra tutuklanacaktı çünkü... Festivalse toz duman ve postallar altında kaldı... Ve aradan dört yıl geçti. Darbe geride kalmış, nihayet Festival yapılmıştı! Birinci seçilen film, Halit Refiğ'in Gurbet Kuşları'ydı...

İLK ÖDÜL ŞORAY VE GÜNAY'IN
İzzet Günay, Ağaçlar Ayakta Ölür'le, Türkan Şoray da Acı Hayat'la oyunculuk ödüllerini alacaktı. Ama bir yıl sonra görülecekti ki Antalya Film Festivali, çocukluk dönemini yaşıyordu henüz... Film gibi insanlardık sözünü doğrularcasına...

Çünkü, o yıl yapılan Festival'de, yarışmaya katılan filmlerle, şu ya da bu biçimde ilişkili olanlar, yani yarışan oyuncular ya da o filmleri yönetenler jürideydi ve bu vahim hatadan dolayı da o yılki Festival epey gürültülü geçecek, pek çok yapımcı, oyuncu ya da yönetmen jüriyi protesto edecekti.!!

Orada bir festival var uzakta...
Dile kolay, tam kırk yıl oldu Altın Portakal başlayalı. Ve hiç de kolay olmayan bir kırk yıldı bu.. Altın Portakal'ın zorluklarla geçen 40 yılı, bir anlamda Yeşilçam'ın da son kırk yılının tarihçesine denk düşüyordu... Evet, festivaller ve sinema, sadece coşkular, kahkahalar, neşe, ödül ve heyecan barındırmaz; çile ve acıları, hatta entrikaları ve yasakları da içerir... 27 Mayıs 60'ta da, 12 Mart'ta da, 12 Eylül'de de üstüne yasaklar konan bir Altın Portakal'ı, "dolayısıyla" yıllar yılı sansürün kılıcını boynunda hisseden ve kuşa çevrilip sansürlenen filmleri... Ve her şeye karşın sansüre direnenen sinemacıları...

Bu yüzden, hikayemizin adı; Orada Bir Festival Var Uzakta.. Ve Yeşilçam'ın "hikaye üstüne hikaye, öykü üstüne öykü barındıran kırk yılı... Bir de büyük çilelerle bir ömür geçiren, büyük ya da küçük rollere, "kötü ya da iyi karakterler"e hayat veren.. Ve sıkıntıları, acıları çok olan bir toplumun; kimi zaman neşesi ya da coşkusu olan.. Ne yazık ki göçüp giden ve şimdi fani olup anısı önünde saygıyla eğilmemiz ve hiç unutmamamız gereken sinema kahramanlarının da 40 yılı...

"DÖRT FİLM BİRDEN"
Sahi ne yıllardı ama... Kadınıyla, kızanıyla, erkeğiyle, yaşlısıyla(!) film olduğumuz yıllardı.. Bir film seyrederken kederden burnumuz sızlar, neşeden ağzımız kulaklarımıza varırdı! Hoş, sonraki yıllarda, hem masumiyetimiz azalmış hem de ağlatan filmlerimiz ve biz de daha az ağlar olmuştuk ama yine de unutmuyorduk o siyah beyaz zaman filmlerini. Caddeleri geride bırakıp sokak aralarına dalardı üzerleri artiz fotoğraflı arabalar.. Megafonla duyururdu gelecek programları, pek yakında filmleri. Ve afişten anlardık ki; filmin değişme zamanı gelmiş.. Hafta sonları "dört film birden"lere hapsederdik kendimizi. Ve unuturduk siyah beyaz hayatlarımızı...

Hülasa, filmlerde bize sunulan garip ve komik cümlelere kanan insanlardık!.. Mesela, "Size baba diyebilir miyim amca" diyen küçük çocukla biz de yetim olurduk... "Bana bunu nasıl yaparsın kahpe" diyen genç bir adamla, intikam yeminleri ederdik... "Hani bir zamanlar kapıdan kovduğunuz fakir ama onurlu bir genç vardı ya" diyen genç gibi biz de kimi zaman kibirli davranır, böbürlenirdik..!

Yani hayal tacirleri, uzun ince yollarımızda çoğu zaman bizi gerçeklikten koparıp, toz pembe bir dünyanın ortasına bırakıverirdi ve biz de nedense bazen bu içi boş hayallerin müptelası oluverirdik. Afyonlanmıştık desek yeriydi.. Hepimiz biraz Çirkin Kral'dık, biraz Turist Ömer... Hepimiz biraz Aliye Rona, biraz Ahmet Tarık Tekçe.. Film gibi konuşur, film gibi dinlerdik... Bazen içi boş hayaller, bazen de incir çekirdeğini doldurmayan hikayeler anlatan bu filmler bir yana.. Kimi filmlerimiz de, isyanımızın, öfkelerimizin, yoksulluklarımızın çığlığı oluverirdi.. "Sosyal içerikli" dediğimiz kimi filmlerin gerçeğin sonuna kadar gitmesine alkış tutardık.. Yoksul dünyalarımızı, toplumsal hoyratlıkları anlatan bu filmleri seyreder ve düşünürdük; sonra, dertleşirdik kendi küçük odalarımızda, sofralarımızda..

Doğrusunu söylemek gerekirse kimileri sanatsal bulsa da, ticari görmese de sinemamızı sınır ötesine bu filmler taşırdı!

Ve bir beyazperdeye sığardı koca dünya...

İsterdik ki, biz de kıtalardan herhangi birinde, bir sinema dolusu insana kendimizi gösterelim... Biz de sizlerle aynı gökyüzünü, aynı hayalleri paylaşıyoruz diyelim..

Biz de filmler çekelim, biz de o filmlerde Anadolu'yu dillendirelim.. Hatta bütün bir dünyaya ses verelim.. Eğlenelim, eğlendirelim, gülelim, güldürelim, soralım, sorduralım, düşünelim, düşündürelim!

Barışı kuralım, barışa katılalım...

Festival yapalım, sinemayı yaşayalım..

Tarihi biz de sinemayla yazalım...

YARIN
Altın Portakal ödüllü Yıldırım Önal ve Hayati Hamzoğlu'nun trajik öyküsü ve...

Nebi ÖZGENTÜRK


Haberleri gazete sayfası görüntüsünde okumak için
SABAH e-Medya"ya tıklayın

<< Geri dön Yazıcıya yolla Favorilere Ekle Ana Sayfa Yap
Destek Paketi

Sizinkiler
Sarı Sayfalar
GreenCard
TEMA

Copyright © 2003, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır