kapat
28.09.2003
YAZARLAR
ATV
EKONOMİ
limasollu
TÜRKİYE
DÜNYA
POLİTİKA
SPOR
MEDYA
SERİ İLANLAR
METEO
TRAFİK
ŞANS&OYUN
ACİL TEL



GREENCARD

EMRE AKÖZ


Fetişleştirilen ağaç sevgisi

Önce bir giriş yapayım da, bazıları aşağıda okuyacakları satırlardan sonra beni ağaç düşmanı ilan etmesin...

****

Kentlerde doğup kentlerde büyüyen çocukların ve gençlerin ağaçla ilişkisi ne kadar zayıf! Genellikle uzaktan seyrediyorlar. Çok çok gölgesinden yararlanıyorlar.

Ben de İstanbul doğumlu olmama rağmen şanslı bir çocukluk geçirdim. Çifte aşı yapıldığı için yarısı beyaz, yarısı kara dut veren ağaçları gördüm... Kamışların ucunu keserek, balı akmış incirlerden topladım... Çam ağaçlarının kozalaklarından çıkan fıstıklardan yedim... Taze cevizleri ayıklarken ellerim boyandı... Mutfaktaki kavanozda korunan ıhlamur, evin bahçesinden toplanmıştı...

Bugün yeşili korumaya çalışanlara hak veriyorum. Tema Vakfı önemli işler yapıyor. İstanbul Belediyesi'nin ağaçlandırma kampanyaları düzenlemesi hoşuma gidiyor.

Ama ağaç sevgisinin anlamsız biçimleriyle de karşılaşıyorum. Son örnek Bolu'dan... İzzet Baysal Üniversitesi bünyesinde bir inşaat yaptırılacakmış. Ancak binanın kurulacağı yerde üç meşe ağacı varmış. İ.B. Vakfı Başkanı Ahmet Baysal talimat vermiş Sonuçta proje değiştirilmiş ve bina bu üç meşe ağacı kesilmeden yapılmış. Bu değişiklik 750 milyar liraya patlamış.

İlk bakışta son derece bilinçli ve duyarlı bir çaba olarak gözüküyor. Ancak ben o fikirde değilim. Çünkü

****

Bir ağaç ne zaman kesilmez?

1)Tarihi bir ağaçsa kesilmez. Örneğin yüzlerce yıllık çınarlar tarihi eser sayılır. Dokunulmaz!

2)Sembolik değeri varsa kesilmez. Eğer söz konusu ağaç toplumun tarihinde, hafızasında ya da manevi değerler açısından önemli bir yere sahipse korunur.

3)Benzerleri dikilemeyecekse kesilmez.

Peki Bolu'daki o üç ağaç 750 milyar lira fazla para harcamaya değer miydi? Yani o ağaçlar yukarıda saydığımız ilkelere dahil miydi? DHA'nın haberinde buna ilişkin bir veri yok. Anladığım kadarıyla ağaç sevgisi abartılarak, hatta fetişleştirilerek fazladan harcama yapılmış.

Bence doğru tavır şudur Yukarıda saydığımız ilkelere (ki bunlara yenileri de eklenebilir) dahil olmayan ağaçlar gerektiğinde kesilir. Kesilir ama 3 ağaç kestiysen, binanı bitirdikten sonra 300 ağaç dikersin!

Yani marifet üç ağaç için projeyi 750 milyar fazlaya yapmakta değil. Mesele 750 milyarı ve daha da fazlasını ağaçlandırma için harcamakta.

Tabii sakın bu dediklerimden betonlaşmış kentlere onay verdiğimi sanmayın. Örneğin bugün İstanbul'un Moda, Bahariye ve Cihangir gibi semtlerinde ağaç dikecek toprak alan kalmadı. Orada yitirdiğin yeşil alanların karşılığı olarak sen gidip kent dışında 100 tane hatıra ormanı kursan ne yazar? Çocukları otobüse doldurup ağaç göstermeye mi götüreceksin!

'İletişim' yaşamalıdır
Biliyorsunuz şarkıcı Madonna bir çocuk kitabı yazdı. Sevin Okyay çevirdi. İletişim Yayınları da yayımladı. Sonra da tartışma başladı "Vay efendim İletişim gibi 'solcu' olarak tanınan, ciddi, eleştirel bir yayınevi bunu nasıl yapar?"

Sanırsınız ki bu yönde eleştiri yapanlar İletişim'in kitaplarını yakından takip ediyor. Yahu eğer öyle olsaydı son derece önemli bazı kitapları, adamlar sadece 500 adet basmak zorunda kalır mıydı?

Diğer sektörlerde olduğu gibi kitapçılıkta da artık sermayeyi büyütmek, ürünü çeşitlendirmek ve elbette daha fazla satmak gerekiyor. Hem toplumsal şartlar bunu gerektiriyor, hem de piyasa...

İletişim Yayınevi; ne bir vakıftır, ne de bir hayır kurumu. Kar etmenin ötesinde idealleri olan kişiler tarafından kurulmuş ve yönetiliyor olsa da, bir "yayınevi" olarak ticari bir kuruluştur. Kazandığı para, harcadığı paradan fazla olmazsa yaşayamaz, batar!

Şirket batınca da... 1) Bize harika kitaplar sağlayan o değerli insanlar (yönetmenler, editörler vb.) işsiz kalır, 2) Belki de başka bir yayınevi o kitapları basmaz.

O halde soralım Madonna'nın kitabının basılmasını eleştirenler bunu mu istiyor? Sanırım İletişim'in yayınlarını gazetelerin kitap ilavelerinden filan takip ettikleri ama satın almadıkları için bu acı gerçeğin farkında dahi değiller.

'Vay adamım!'
Yuvarlak hesap son 10 yılda dilimize yerleşen 'adamım' kelimesi beni tedirgin ediyordu. Çünkü o tanıdık havasına, o Türkçe tınısına rağmen yine de çeviriymiş gibi geliyordu. Kullanıyordum kullanmasına ama rahatsız da oluyordum.

Ama artık rahatım!

Niye mi? Geçen gün Osman Cemal Kaygılı'nın 'Köşe Bucak İstanbul' adlı kitabını okuyordum. Aslında böyle bir kitabı yok. Yazarın 1931 yılında 'Yeni Gün' gazetesinde yayınlanan dizisinden Selis Yayınları derlemiş. Tam bir 'halk yazarı' olan, 'edebi modalara' iltifat etmeyen Kaygılı, bir gezi yazısı üslubuyla İstanbul'un semtlerini anlatıyor.

Meğer o zamanlar Göztepe'de bir Deli Salim varmış. Korkunç bir nargile ve sigara tiryakisi olan Deli Salim kahve kahve dolaşır, önüne gelene, "Vay adamım nasılsın... Bir cigara versene" dermiş. Sağdan soldan topladığı parayı da nargileye yatırırmış.

İşte o cümledeki 'adamım' kelimesi beni sevindirdi. Demek ki eskiden kullanılırmış. Yabancı dizilerle birlikte küllerinden doğmuş olsa da bize ait bir deyiş biçimi. Değil mi adamım?

BİR DAHİ ASLA!
Erkek magazin dergisi Esquire'ın İngiliz edisyonu gayet eğlenceli bir liste hazırlamış "Hayatta bir kere yapılacak şeyler." İşte birkaç örnek "Bir böbreğini bağışlamak... Taksicinin önerisiyle hisse senedi almak... Benzinle çalışan araca motorin koymak... Elektrik verilmiş dikenli tellere dokunmak... Kolunda kocaman bir yılan dövmesi olan kadınla flört etmek... Japon 'Kabuki' tiyatrosunu izlemek... Sevgiline, 'Kız kardeşinin göğüsleri ne güzelmiş' demek..." Peki ya bir Türk için bir kere yapılacak şeyler neler olabilir? Yazın!


Haberleri gazete sayfası görüntüsünde okumak için
SABAH e-Medya"ya tıklayın

<< Geri dön Yazıcıya yolla Favorilere Ekle Ana Sayfa Yap
Destek Paketi

Sizinkiler
Sarı Sayfalar
GreenCard
TEMA

Copyright © 2003, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır