|
 |
|

MUHARREM SARIKAYA
AK Parti'den Ruhban Okulu atağı
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in, dün Hacıbektaş'ta tören sırasında yaptığı konuşmanın ağırlığı laiklik üzerineydi.
Sezer'in konuşmasında en dikkat çeken bölüm şöyleydi
"Temel hak ve özgürlükler, din ve mezhep ayrımı yaratmak ya da bu kavram ve görüşlere dayalı bir devlet düzeni kurmak amacıyla kullanılamaz. Hiç kimse, kişisel ya da politik çıkar sağlama amacıyla dini, din duygularını ya da dince kutsal sayılan değerleri kötüye kullanamaz."
Sezer, konuşmasında Hacıbektaş ve Atatürk'ten de alıntılar yaparak herkesin dini inançlarını özgürce yerine getirmesi gerektiğinin altını çizdi.
Aslında Sezer bu sözleri yeni söylemiyor.
Göreve geldiği günden bu yana laiklik konusundaki bütün konuşmalarında benzer vurguyu yapıyor.
Cumhurbaşkanı'nın dünkü mesajı her ne kadar Bektaşi/Alevi toplumuna dönük söylenmiş sözler olarak okunsa da, aslında Türkiye'nin Müslüman, Süryani, Katolik, Protestan, Ortodoks bütün yurttaşlarını kapsıyor.
Tartışma da bu aşamada başlıyor.
Devletin bir kanadı, laikliğin tarifini yaparken bütün dinlere hoşgörü ile yaklaşılması gerektiğini söylerken, diğer kesim benzer bir yaklaşımda bulunmuyor.
Sanki başka bir dine mensup olmak Türkiye Cumhuriyeti'ne bağlı olmamakmış gibi gösterilmeye çalışılıyor.
Sanki "Türkiye Cumhuriyeti'nin asli vatandaşı olmak için sünni olmak zorunluluk" anlayışı beyinlere kazılıyor.
Türkiye'de camiden başka ibadethane açılması veya bu ibadethanelerde dini eğitim verilmesinin devletin temellerine dinamit koymak anlamına geleceği imajı sürekli toplumun beynine kazınıyor.
Oysa Türkiye Cumhuriyeti son 50 yıldır radikal İslami kesimlerin yarattığı sıkıntıyı gidermek için uğraşıyor.
Bu sıkıntıları çeken de dün Hacıbektaş'ta düzenlenen bazı panel ve sohbet toplantılarında altı çizildiği gibi sadece Alevi Bektaşiler değil.
Hıristiyanlar da, Museviler de, Süryaniler de son 30 yıldır benzer sıkıntılar içinde bulunuyor.
Patrik'e verilen yanıt
Nitekim, geçen hafta Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ü ziyaret eden Patrik Barthalemeos benzer bir yaklaşımda bulunmuş.
Dışişleri Bakanlığı'ndan alınan bilgiye göre Patrik, Ortodokslar için kutsal bir yer olarak kabul edilen Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılmasını istemiş.
Abdullah Gül de ilk kez Patriği kabul eden Dışişleri Bakanı olmakla kalmamış, bir adım daha atıp okulun açılması gerektiği görüşüne kendisinin de katıldığı izlenimi vermiş.
Nitekim, Patrik ayrıldıktan sonra yakın arkadaşları ile sohbetinde Gül, benzer bir yaklaşım gösterip Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılmasının yararlı olacağı üzerinde durmuş.
Gül'ün gösterdiği şu yaklaşım ise çok daha dikkat çekici
"Eğer Heybeliada Ruhban Okulu açılacaksa, bizim zamanımızda en rahat şekilde açılır. Zaten 1971 yılına kadar bu okul faaliyet göstermiş. Hıristiyan dünyası için çok büyük önem atfeden bu okul ihtilal döneminde kapatılmış. Son 30 yıldır faaliyet göstermemiş. Şimdi faaliyet göstermesinde ne sakınca olabilir?"
Gül bu yaklaşımı gösterse de devletin bütünü içinde benzer bir tavır gösterildiği söylenemez.
Neden ise Heybeliada Ruhban Okulu'nun İtalya'daki gibi bir Vatikan haline dönüşeceği kaygısı.
Oysa okulun ilk temelleri 862 yılında atılmaya başlanmış. 1 Ekim 1844'de de resmen okul olarak eğitim vermeye başlamış.
Ruhban Okulu, 1923 yılında diğer okullarla aynı statüye alınmış.
1947'de süresi 4 yıl olan yüksek okul bölümü tanınmış. 1951 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı bir okul haline dönüşmüş.
Okul Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı olsa da diplomaları bu tarihten sonra nedendir bilinmez Kültür Bakanlığı tarafından verilmiş.
1971'de askeri ihtilalin ardından büyük yüksek okulların tek elde toplanması kararı ile de okul devletleştirilince öğretim hayatı da son bulmuş.
1985 yılından sonra da okulda bir daha öğrenim görülmez olmuş.
Heybeliada Ruhban Okulu'nun şimdi tekrar açılması gündemde.
Son günlerde bu konu duyulmuş olacak ki bazı internet sitelerinde okulun tekrar açılmasına karşı kampanyalar başlamış bile.
Okulun açılmasına karşı çıkış gerekçesi ise Ruhban Okulu'nun açılışının Anayasa'ya ve Lozan Antlaşması'na aykırı olduğu yönünde.
Her ne iddiada bulunursa bulunsun, Heybeliada Ruhban Okulu sorununu, Gül'ün de vurguladığı gibi Türkiye çözmek zorunda.
Yoksa, bir süredir vurgulandığı gibi bunun olması halinde Patrik'in bundan böyle Rusya'da görev yapması kaçınılmaz hale gelecek.
Cumhurbaşkanı, birkaç gün Milli Eğitim'in yoksul öğrencilerin özel okullarda okutulmasına ilişkin yasayı veto ederken ortaya koyduğu gerekçe okunduğunda aslında tehlikenin nerede olduğu da daha iyi anlaşılacak.
Haberleri gazete sayfası görüntüsünde okumak için
SABAH e-Medya"ya
tıklayın
|
|
|
|