|
 |
|

ALİ SAYDAM
Başbakan iletişimi sadece Allah'a bırakılabilir mi?..
Bu sayfada zaman zaman, AK Parti'nin özellikle de Başbakan R. Tayyip Erdoğan'ın iletişimi gerektiği gibi yönetemediği konusuna değinmişimdir.
AKP'nin iletişim sorumluluğunu üstlenen yöneticilerinden Başkan Yardımcısı Murat Mercan hafta içinde beni aydınlatmak için aradı. Uzun bir telefon konuşmasında hangi hususlarda anlaşabildiğimizi, hangi hususlarda da anlaşamadığımızı net olarak belirledik. Anlaştığımız hususlar genellikle iktidar olmadan önceki döneme aitti
"Parti kuruluşundan sonra konvansiyonel olmayan yöntemlerle iletişimi yürüttük. Stratejinin merkezinde Erdoğan vardı. Halkın gözünde bir simge idi. Halkın ona biçtiği değerler, partiyi iktidara taşıyacaktı. Gazete ve TV kullanılmadı. Billboard ve el ilanları tercih edildi. Mesleki sektör bazında yayılma yoluna gidildi. Teşkilat ve hanım kolları aktif olarak çalıştırıldı. Kilit mesaj ise "dürüstlük" idi. Erdoğan'ın şu özellikleri bize büyük güç verdi Halka yakın olmak, olduğu gibi görünmek. Bir imajın peşinden gitmemek ve en önemlisi yalınlık! Sayın Başkan'ın başarısını sadece içine düştüğü mağduriyet durumuna bağlamak yanlış. İletişim süreçlerimizde eleştirmemiz gerekirse tek husus, 'bilgilendirme eksikliğimiz' diyebilirim. Bunu da aşacağız. Bir dergimiz var. Bilgiyi teşkilatın her köşesine yayıyoruz."
Gelelim hemfikir olmadığımız kısımlara
Murat Mercan Sayın Başbakan'ın iletişiminin profesyonelce yönetilmesine inanmıyor. Herhalde sayın Erdoğan da inanmıyor. Başbakan'ın durumunu tespit ederken "Allah vergisi bir iletişim yeteneği var" diyor Mercan, "Tabii ki istişare ediyor. Ama sonra bildiği gibi yürütüyor iletişimini. Kimse de karışamıyor sonrasına. İletişimini kendi kendine geliştiriyor. Onun iletişimini planlamaya kalkmak ters bile tepebilir. Kaotik gibi görünen durumlardan aslında bir 'iletişim harikası' doğuyor. Sonuçlar doğru yolda olduğumuzu gösteriyor."
İşte temel yanılgı da burada. Karizmatik 'doğal' liderlik mi, bilgiye, 'bilgeliğe' dayalı 'profesyonel' liderlik mi?.. Bu tartışma dünyada çoktan bitti. Karizmatik liderlik, feodalite ve sanayi toplumunun ilk evresindeki liderlik iletişimi yaklaşımı olarak tarihte yerini aldı. İletişimi profesyonelce yönetme refleksi, işler iyi giderken değil, işler tersine döndüğünde işe yarar. İyi şoför trafiğin kritik noktalarında, tehlike anında belli olur; otobanda dümdüz giderken değil
İlişki kurmada 'Allah vergisi' yetenek tabii ki iyi bir şey. Gerekli de ama yeterli değil. Mercan ve arkadaşları 'ilişki' ile 'iletişim' farkının üzerinde biraz daha dursalar iyi ederler. İletişimi profesyonel yönetmezseniz, sorunlu dönemlerde yıpranır, zorlanırsınız. O meşhur 'Erdoğan şansı' eğer sürekli işleyen bir 'Allah vergisi' değilse, iletişimi Allah'a havale etmek, son anda "Haydi şu iletişimi planlayalım" demek, bir işe yaramayabilir.
'Homoseksüel değilim!'
Perşembe günkü Sabah'ta, bir Özcan Deniz açıklaması vardı "İstikrarlı bir ilişkim yok diye gay dediler". Yazıda Özcan Deniz, Tarkan'la birlikte olduğuna dair dedikodular hatırlatıldığında, "Evet, ben de duydum" diyordu.
Bu haber beni eskilere götürdü. 12 Eylül darbesi sonrasına... İhtilal lideri Org. Kenan Evren'in meydanlarda yaptığı konuşmalara... Evren cebinden bir kağıt çıkarır. "Bakın bana bir faks göndermişler!" derdi. Sonra da, kamuoyuna ulaşma şansı bulunmayan sol fraksiyonların bildirilerini tek kanallı devlet televizyonundan bütün millete okurdu. Sonra kendince yanıtlar üretirdi ama bildirinin özü de hedef kitlesine ulaşırdı.
Bir de şu "Kamuoyuna duyuru!" ilanları var..." Biz bir şey yapmadık, bizim suçumuz yok!" türünden. Kendinizi, durduk yerde konuyla hiç ilgili olmayanların da ilgi odağı haline getirmeniz işten bile değildir. Seminerlerde bu tür ilanları eleştirirken, biraz da abartarak katılımcılara "Günün birinde biri kalkıp 'Ben homoseksüel değilim' diye kamuoyuna açıklama yapsa. Ne düşünürsünüz?" diye sorarım... Cevap tahmin ettiğiniz gibi gelir her seferinde...
Mado'dan öğrenecek çok şey var
Yine bir Bozcaada hikayesi. Ama bu kez benden değil ve Bozcaada ile doğrudan ilgili değil... Kurum yayıncılığı uzmanı arkadaşımız Arın Dörtok Hanım, ilginç bir alışveriş hikayesi anlattı. Aşağıya alıyorum
"Bozcaada'da bu sene Mado açılmış. Biz de uğramadan edemedik. Küçüklüğümden beri limonlu dondurmaya bayılırım. Limon suyu çıktı ya, mertlik de bozuldu. 'Limon gerçek mi?' diye sordum. Mado'nun güleryüzlü elemanlarının cevapları hazırdı 'Bizim hiçbir ürünümüzde katkı maddesi bulunmaz, hepsi gerçek meyvedendir.'
Mado'nun Türkiye'de 150'ye yakın şubesinin olduğunu; Amerika, İngiltere ve İtalya ile de görüşmelerin sürdüğünü. İtalya'da da Roma dondurmasına rakip olmayı hedeflediklerini, onlardan öğrendik. Mado'nun elemanları, gerçek birer marka elçisi halinde çalışıyorlardı. Başta Mado yöneticilerini bu iklimi yarattıkları, Mado elemanlarını da bunu son derece ince ve nazik bir şekilde müşterilerine yansıttıkları için kutlamak gerek. Artık ben de bir Mado elçisiyim..."
Basit gibi gözüken bu olay, aslında bir kuruluşta iletişimin nereden başlaması gerektiğine en güzel örnek. Belli ki Mado, itibarı artırmanın en ucuz, en etkili yolunun çalışanlarını eğitmekten, onlarla bütünleşmekten ve onları birer elçi haline getirmekten geçtiğini iyi biliyor.
Herkes bilir ki, en etkili iletişim yüz yüze olanıdır. Yine araştırmalar gösterir ki, tüm satın alma kararlarında o kurumun çalışanlarının fikirleri en etkili faktördür.
Seri ilanlarda saflar için tuzak var!
Arkadaşları 1 Nisan günü iletişimci arkadaşımız Ufuk Çarşıbaşı'na şaka yapmışlar. Bir gazetenin seri ilan sayfasına ilan vermişler "Cihangir'de deniz manzaralı, üç oda bir salon, 100 milyona!" İlanın altına da Ufuk'un cep telefonunu eklemişler...
Bizim milletin çocuksu saflığını anlamak için, uzun boylu psiko-sosyolojik araştırmalara gerek yok. 100 milyonu duyan sarılmış telefona. Perişan olmuş arkadaş...
Şimdilerde bu iletişim sırnaşıklığı şirketler bazına da kaymaya başladı. Örneğin, rakip şirketin adını verin. Ürünlerinin defolu çıktığını söyleyin. Satılmış malları geri alıp yenisini vereceklerini, üstüne de insanlar üzülmesin diye 100 milyon ödeyeceklerini belirtin. Altına o firmanın telefon numaralarını yazın. Bu ilanı hazırlayıp bir seri ilan ajansı vasıtasıyla yollayın gazeteye... Üç kuruş beş paraya o firmayı iletişim kaosu içine sokmanız işten bile değil...
Bu abuk duruma son vermek isteyen SABAH gazetesi bundan böyle seri ilanları verenlerin kim olduğunu tespit ettikten sonra ilanları yayınlamaya ve gelen ilanları daha sıkı kontrolden geçirmeye karar vermiş. Bütün diğer gazeteleri de bu uygulamaya katılmaya çağırmış.
Ben de sizi uyarmak istedim. Taksim'den salatalığı gösterdiler mi, Kadıköy'den tuzluğu alıp koşmanın alemi var mı? Hani, çılgınca gerçek dışı faiz veren finans kuruluşlarına balıklama atlayıp, sonra "Yandım!" diye feryat edenler gibi seri ilan sayfalarında gördüğünüz her acayip ilanın peşinden koşmak akıl işi mi Allah aşkına?..
Kısa kısa...
Alem Dergisi caz konserleri düzenliyormuş "Alem Caz Parkı"... Herhalde iyi düşünülmüş bir PR faaliyetidir. Hani bu tür etkinliklerde konu, hedef kitlenin çok dışına düşerse, istenen algılama oluşturulamaz ya... Bildiğimiz kadarıyla caz, belli bir entellektüel algılama zemini üstüne oturan bir müzik türü. Sevdalıları da ona göre... Bakarsınız yanılmışız.... Bütün Alemciler orada...
Diyanet İşleri Başkanlığı, el atmış. Futbol sahalarında bundan böyle küfür oranı azalacak mı göreceğiz. Ama bundan daha muhteşem bir iletişim kanalı olabilir mi? En etkili iletişim, yüz yüze olanıdır. Fakat aynı anda geniş kitlelere yüz yüze ulaşılamayacağı için, medya kullanılır. Oysa Diyanet'in elinde on binlerce imam ve camii. Milyonlara aynı anda aynı mesajı iletmek... Hem de yüz yüze... Bir iletişimci için düş sanki... Eylülde "Söz söylemenin sorumluluğu" adlı hutbeyi merakla bekliyorum. Tabii hükümet ve diğer kuruluşların bu etkili iletişim kanalını ileride nasıl kullanacaklarını da.
Haberleri gazete sayfası görüntüsünde okumak için
SABAH e-Medya"ya
tıklayın
|
|
|
|