|
 |
|

SAVAŞ AY
Ve Çelik'e su verildi
Merhum Şemsi Belli ustamızın "Anayasso" şiiri muhteşemdir. Orada Hakkari'nin Şavata'sından bir köylü derdini sıkıntısını "Ankara'daki Anayasso"ya dile getirir. Anımsadığım kadarıyla şöyle başlar o dizeler "Kara dağlar kar altında kalanda. Ben gülmezem, dil bilmezem, Şavata'dan Hakkari'ye yol bilmezem..." İşte o Hakkari köylüsünün ağzından anlatılan memleket gerçeği budur o yıllarda. İlçeden Hakkari iline yol bulamayan köylü nasıl olur da Ankara'yı denk getirsin yani?
Hakkari'de doğan çocuk
Lâkin yine o yıllarda kar altındaki Hakkari'de bir çocuk doğar. Babası jandarma komutanıdır ve şark hizmeti sırasında bir evlat sahibi olmuştur. Adını Çelik koyarlar çocuğun. İşte o karlı ve kara günlerde Hakkari'de doğan çocuk Çelik Gülersoy'dur. 3 yıl sonra ailesiyle birlikte İstanbul'a yerleşir. 1958'de Hukuk Fakültesi'ni bitirir. Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu'nda çeşitli hizmetlerden sonra 1965'de kurumun genel müdürlüğünü üstlenir. Kuruluşu yeni baştan organize ederek ulusal çapa kavuşturur.
Hayalim orada kalır
Ülke ve dünya çapında ün yapan bir dizi park, restorasyon, teknik servis ve film hizmetleri gerçekleştirir. Kendisiyle çok hoş bir söyleşi yapan meslektaşımız Meltem Özgün'e bakın ne anlatır Çelik Gülersoy "Benim İstanbul'um zaten çocukluğum. Oraya iltica ediyorum, sığınıyorum. Buraya yerleşemedim. İstanbul bozuldukça benim kaçma isteğim de artıyor. Herkes Zincirlikuyu'dan Beşiktaş'a doğru iner, ben inmem. Kalırım orada, hayalim kalır.
Biliyorsan bedbahtsın
Çünkü Sabancı Lisesi'nin olduğu yer bizim bostanımızdı. Arnavut Halil Ağa, oraları kiralayıp bostan yapmış. Bir tarafı ağaçsız, o yüzden güneş isteyen sebzeler dikiyor. Öbür taraf ağaçlı, orada yüksek çamlar var. O yüzden güneş istemeyen sebzeleri mesela ıspanağı o tarafa dikiyor. Şimdi her şey bambaşka. İstanbul'da iki şeyi bilen insan için güzel hiçbir şey yok. O da eskiyi bilmek ve yurtdışını bilmektir. Biliyorsanız, bedbahtsınız... Bunları bilmiyorsanız, sizden mutlusu yoktur.
Dejenere olmuş
Şurada iki adım ötede, Bulgar sınırından sonra ağaçlar yolun iki yanında yemyeşil bir tünel yapmış, o tünelin içinden geçiyorsunuz. Biz her yıl bir şey kaybediyoruz. Ben şöyle özetliyorum; "Türkiye'de Doğu gitti, Batı da gelmedi.. Doğu neydi; hatır, gönül, saygıydı... Batı neydi; yasa, örgüt, organizasyon... Bunun yerine bin türlü dejenere olmuş alışkanlık geldi..."
Arabesk saray
Boğaz köylerini severim, vadilere girmiş köyleri... Büyükada da güzeldir. Güzel derken zenginliği kastetmiyorum, çeşitliliği kastediyorum. Piyerloti'nin ise artık gidilecek bir yeri kalmadı. Piyerloti'nin oturduğu kahve kalktı, yerine arabesk bir şey yaptılar. 'Bu sedirde Loti otururdu' demek başka. 'Ben buraya bu arabesk sarayı yaptım' demek başka. Bu tür yerleri özelliğiyle korumak gerekir.
İş için harp etmek
Batı böyle yapıyor. Kızkulesi'nde patronla şairler arasında küçük çapta bir harp yaşandı, biliyorsunuz. Şairler; edebiyat evi olsun, şair evi olsun dediler. İyi güzel ama paraları yok. Kızkulesi'ni zengin bir adama vereceklerdi, yoksul bir adama, şaire değil. Dediğim gibi de oldu. Benim üçüncü bir önem verdiğim hedefim daha vardı, o da Kızkulesi'ni şehrin akvaryum müzesi haline getirmekti, ama olmadı "Biz Mozart'la, Çaykovski'yle halkı buluşturmaya çalıştık. Kısacası biz iş yapabilmek için harp ettik, ediyoruz..." Güle güle Hakkarili İstanbul şövalyesi. Güle güle git. Işık içinde yat.
Haberleri gazete sayfası görüntüsünde okumak için
SABAH e-Medya"ya
tıklayın
|
|
|
|