|
 |
|

EMRE AKÖZ
Prizma: Tehlikeli bir program
Oyuncu, manken Pınar Altuğ eşinden ayrılmaya karar verince Prizma adlı 'kişisel gelişim' kuruluşunun adı ön plana çıktı. İddiaya göre Prizma'cılar, Pınar'ı boşanması için ikna etmişlerdi; falan filan.
Şimdi duralım ve serinkanlı biçimde düşünelim....
Prizma kişiye ne yönde bir gelişim sağlıyor? Ben bu kurslara katılmadım. Ayrıca kursa katılanların orada olup bitenleri medyaya anlatması mümkün olduğunca engelleniyor. Ancak sağda solda okuduklarımızdan şöyle bir sonuç çıkarabiliriz
Prizma'nın kişisel gelişim kurslarında insanlara, "gerçek arzularıyla" yüzleşmekten korkmamaları ve "özgüven" aşılanıyor.
Bu "aşıyı" ne derecede tutturuyorlar? Ne kadar başarılı oluyorlar? Ya da başarılı olsalar dahi bu özgüven ne kadar devam ediyor? Bu ve benzeri sorulara cevap verecek durumda değilim. Ancak şurası açık Prizma'ya katılanların en azından bir kısmında ciddi bir "özgüven artışı" görülüyor.
Ve dananın kuyruğu tam bu noktada kopuyor!
Şöyle... Bir an için kendinize ve çevrenize bakın. Birçok kişide özgüven eksikliği vardır. Yapacağından, başaracağından, sorunların üstesinden geleceğinden emin olamaz. Kendine güvenmez. "Nasıl olsa yapamam" diye düşünür.
Buna yakın bir konu da "hayır" diyememektir. Çoğumuz bir talebe ya da mevcut şartlara hayır diyemeyiz. "Hayır istemiyorum" ya da "Hayır yapmayacağım" sözü bir türlü ağzımızdan çıkmaz. Olup biteni, 'statüko'yu sessiz sedasız kabulleniriz.
Prizma ise çok tehlikeli bir kuruluş!
Çünkü kurslarına katılanlara özgüven aşılıyor. Bu insanlar, "Hayır, ben seni değil, onu istiyorum... Bunu değil, şunu yapacağım" demeyi öğreniyorlar.
Şimdi düşünün... Bu kurslara katılmanın bedeli 350 dolarmış. Az para değil. Herkes veremez. Demek ki para sorununuz yok. Devam edelim Maddi durumunuz iyi... Hayatta bir süre yalnız kalsanız perişan olmazsınız... Kursa katılıyorsunuz... Özgüveniniz yerine geliyor... Gerçek arzularınız ön plana çıkıyor... Ve birden kocanızı (ya da karınızı) aslında sevmediğinizi itiraf ediyorsunuz... Yeni bir hayat kurmak istediğinizi fark ediyorsunuz... Artık ayrılmaya hazırsınız.
Peki böyle bir durumda boşanmaz mısınız? Daha düne kadar yalnız kalmaktan korkan siz, bir anda güçlü bir birey olarak ortaya çıkmaz mısınız?
Sanırım olay işte bu... Ve tam da bu yüzden Prizma tehlikeli bir program olarak ortaya sürülüyor.
'Åžok'ta ÅŸok
Biliyorsunuz artık kitaplar süpermarketlerde de satılıyor. Benim oturduğum semtte bir Şok market var. Küçük bir yer... Dün oraya uğradım. Eskiden yoktu Şöyle 20 kitabın ön yüzünü gösterecek biçimde mütevazı bir 'stand' hazırlamışlar. Mizah kitapları, 'best seller'lar filan koymuşlar.
Bu kitapların arasında Hasan Cemal'ın yazdığı 'Kürtler'i görmek beni epey şaşırttı. Bir anda 20-25 yıl öncesine gittim. Ne demek markette 'Kürtler' adlı bir kitabın satılması! Yüksek sesle Kürt diyemezdik. Gazetede yanlışlıkla Türk yerine Kürt sözcüğü çıkarsa (ki klavyede 'T' ve 'K' harfleri yan yanadır) soruşturma açılırdı. Yanlış anlamayın PKK sorununun henüz başlamadığı bir dönemden söz ediyorum.
Şimdi ise 'Koç' gibi muhafazakar sayılacak bir grubun sahip olduğu Şok marketlerde 'Kürtler' adlı bir kitap satılıyor!
O halde bir kere daha soralım 'Kürt' kelimesi yasaklandı da ne oldu? Yasak onca insanın ölümünü engelledi mi? 'Kürt' kelimesini açık açık kullanmamız için 30 bin insanın ölmesi mi gerekliydi?
Siyasetçisiyle, askeriyle, bürokratıyla bu ülkenin yönetici sınıfı meğer ne kadar beceriksizmiş! Ne kadar basiretsizmiş! Ve ne kadar yalancıymış!
Garson nasıl çağrılır?
Geçen gün eski gazetecilerden Şevket Rado'nun 1930'lardan 50'lere Akşam gazetesinde kaleme aldığı yazılardan bir seçkinin çıktığından söz etmiştim. Bir de eleştirim vardı kitaba ilişkin Cem Akaş derlemeyi yaparken yazıların yayınlanma tarihlerini es geçmişti. Yapı Kredi Yayınları'ndan aradılar ve ikinci baskıda tarihlerin yer alacağını belirttiler. Çok iyi olur!
Neyse... Kitabı okurken ilginç bir nokta gözüme çarptı. Rado bir ahbabıyla İstiklal Caddesi'ndeki bir pastanede oturmaktadır. Masalar birbirine çok yakındır. Herkes herkesin konuşmasını duymaktadır. İki arkadaş tuhaf bir sohbete kulak misafiri olur. Şaşırırlar. Artık kalkma vakti gelmiştir. Rado aynen şu cümleyle bitirmiş yazısını
"Şaşkınlığımızı fark etmesinler diye ahbabımla beraber hızlı hızlı masaya vurarak garsonu çağırdık."
Sipariş vermek ya da hesabı istemek için garsonu nasıl çağırırsınız? Belli ki bu konudaki alışkanlıklarımız yıllar içinde epey değişmiş.
Hiç unutmam... Küçüktüm (sanırım ilkokuldaydım). Bir grupla lokantadaydık. Bizimle birlikte yemek yiyen adam (kimdi acaba?) bir şey istemek için garsonu çağıracaktı. Bunun için bıçağını tabağın kenarına vurdu. Ah, nasıl da utanmış, kıpkırmızı olmuştum! Çünkü daha önce annem bir vesileyle bu davranışın çok ayıp olduğunu söylemişti.
****
Bugün ise garsona "Bakar mısınız" diye sesleniyoruz. Ama bu arada sesimizin yüksek perdeden çıkmamasına da dikkat ediyoruz. Hatta onu bile yapmak istemiyoruz. Asıl tercihimiz göz ve kaş hareketleriyle anlaşmak.
Ama Rado'nun döneminde (1940'lar olmalı), hani o kravat- ceket gidilen Beyoğlu pastanelerinde, garsonu masaya vurarak çağırmak pek de adaba aykırı bir davranış değilmiş.
GIPTA ETME SIRASI ORHAN'DA
Doğan Hızlan gibi gerçek bir koleksiyoncu olmasam da kaleme meraklıyımdır. Bundan yaklaşık 6 ay önce, Bilkent hocalarından, arkadaşım Doç. Orhan Tekelioğlu, İstanbul'a geldiğinde 70 milyon lira bayılarak Eminönü'ndeki kırtasiyecilerin birinden Rotring marka, siyah, ağır, şık bir dolmakalem almıştı. Kıskanmadım ama gıpta ettim. Geçen gün Şaşkınbakkal'daki Nezih Kitapevi'nde aynı kalemi gördüm. Üstelik yüzde 30 indirim vardı. Sonuç Dolmakalem, tükenmez ve çakmaktan oluşan üçlü seti 77 milyona aldım. Şimdi gıpta etme sırası Orhan'da!
Haberleri gazete sayfası görüntüsünde okumak için
SABAH e-Medya"ya
tıklayın
|
|
|
|