Bir moda var; ara ara nüksediyor. Gazete köşelerinde, eş dost sohbetlerinde laf "Türkiye'de sosyal demokrasinin hali"ne geldi mi, burun kıvırıp "geçiniz" deme modası...
Laflar genel olarak şöyle...
"Sol, sağ kalmadı artık, ama gel de bizimkilere anlat!"
"Şef çok, Kızılderili yok."
"Kendileri çalıp kendileri oynuyor."
Bu tezlerin(!) arkasına da üç beş klişe takılıyor ve sosyal demokrasi Türk siyasal tarihinin çöplüğüne havale ediliveriyor.
O zaman da, kırk yıllık sosyal demokratların her söze "Hiç kuşkusuz..." diye başlayıp insanda kuşku uyandıran, fakat hiç heyecan uyandırmayan konuşmaları insanı iyice bezdiriyor.
Oysa...
Sosyal demokrasiyi önemsiyorsak, artık kamu istihdam politikalarını destekleyerek çalışanların sosyal güvenlik mekanizmalarını güçlendiremeyeceğimiz gerçeğini konuşup tartışmalıyız.
Sol partilerimizin (sandıkta yedikleri darbeler rağmen) seçmenlerini parti delegeleri gibi görme hastalığından neden kurtulamadıklarını mercek altına almalıyız.
Bizdeki sosyal demokrasinin demokrasi utangaçlığını yenemeyişinin yapısal; piyasaya güvenmeyişinin ise tarihsel nedenlerini açıkça ortaya koymalıyız.
Ve... Bize göre "sosyal", bize göre "demokrat" olmanın sosyal demokrat olmaya yetmediğini konuşmalıyız.
Bunları yapmıyorsak sosyal demokrasiyi eleştirmenin zeminini bile yaratamıyoruz demektir.
Çünkü sosyal demokrasinin farkı oradadır; sosyal demokrasi Ahmet, Mehmet, şef, Kızılderili işi değildir!
Bir arkadaşım telefonla sordu: "Hürriyet'in birinci sayfadan 'Hidayet'ten şom ağızlılara 31 sayıyla cevap' başlığıyla verdiği haberdeki şom ağızlılardan biri de sensin, değil mi?.."
Kendi kendime yüksek sesle "Hey Yarabbim!" dedim.
Ben ve birkaç spor yazarı ne yapmıştık?
Hidayet'i alkışlamak için onu ille de Michael Jordan gibi görmeye ve göstermeye zorlanan medyayı eleştirmiştik. Bu muydu şom ağızlılık?
Eleştirdiğimiz Hidayet değildi.
Bu çok önemli bir ayrım.
NBA gibi bir arenada mücadele gücü ve yetenekleriyle her geçen gün biraz daha sivrilen Hidayet'i değerini bilerek sevip alkışlamak için mutlaka farkına varılması gereken bir ayrım bu...
Ucuz kahramanlık destanlarının geçici önemleri vardır, sonra unutursunuz. Ama gerçek sporcu başarılarının değeri vardır; unutulmaz.
31 sayı attığında "bak gördün mü?" diye yaklaşan basın, yarın yine tek haneli sayılarda kalırsa Hidayet, hem kendisinin hem de bizim gözlerimizi mi kapatacak?
Hidayet NBA'in en iyi takımının altıncı oyuncusu...
Bu müthiş ve bizim için onur verici bir başarı. Yarın öbür gün ilk beşin adamı da olacak, hiç kuşkum yok!
Fakat artık anlamış bulunuyorum ki, Hidayet'in sırtından etrafa laf yetiştirmeye çalışanlar onun "bir takım oyuncusu" olarak değerini kamuoyuna anlatamayacaklar.
Hidayet çok iyi bir "takım oyuncusu."
Ya... Medyanın kavramakta en çok zorlandığı şey budur işte! "Takım..."
Bizim medyamız ister ki, kahramanlarımız ille de Michael Jordan, Kerim Abdulcabbar gibi "tek başlarına takım" olsunlar!
İşi bir de bu kültürel yanından düşünmek gerek.