|
|
 |
Kümesteki kazlar
Bu hafta Vergi Haftası imiş. Kim akıl etmişse iyi akıl etmiş. Vergi konusunda konuşacak o kadar çok şeyimiz var ki, bir hafta değil bir ay tahsis etsek az gelir.
Nereden başlasak acaba?
Haftayı, hükümetin yeni hazırladığı Özel TüketimVergisi'nin (ÖTV) ne olduğunu anlamaya hasredebiliriz örneğin. Vergi çeşidimiz çok azmış gibi, getirilen bu yeni rumuzlu verginin ne getirip ne götüreceğini -tabii daha çok ne götüreceğini- anlamaya çalışabiliriz.
Pozitif büyümeye geçebilmek için reel sektörün sırtındaki vergi yükünün azaltılması, istidam üzerindeki ağır vergilerin düşürülmesi, ekonomik canlanmanın lokomotifi olabilecek bazı sektörlerde KDV oranlarının düşürülmesi gibi konular, meselenin en sıcak tarafı olduğundan, bu konuları konuşmaya ağırlık verebiliriz.
Ya da vergi konusu her açıldığında, bütün meselenin sermaye ve faiz gelirlerinin vergi kapsamı dışında bırakılması olduğunu söyleyip duranlarla polemik yapabiliriz.
Daha teorik bir tartışma açıp, dolaylı vergilerin mi yoksa dolaysız vergilerin mi daha demokratik olduğu konusuna girebiliriz.
Ama bütün bunlar, asıl konunun etrafında dolaşmak olur bence.
Çünkü asıl konu, yıllardır aynı vahametiyle hiç dokunulmadan duruyor: "Kümesteki kazlar"ın sayısının artırılması... Ya da daha ciddi bir ifadeyle vergi tabanının genişletilmesi...
Bu açıdan ben, haftanın mana ve ehemmiyetine en uygun konuşmayı Prof. Eser Karakaş'ın yaptığını düşünüyorum.
***
Eser Karakaş, Derya Sazak'la yaptığı söyleşide özetle şunları söylüyor: Türkiye'de seçimde 40 milyon insan oy kullanacak. Ve bu 40 milyonluk seçmen kitlesi, kamu hizmeti talep edecek. Ama bakıyoruz, bu kitlenin sadece 1,5 milyonu talep ettiği kamu hizmetini, ödediği vergilerle finanse ediyor.
Peki geri kalanlar ne yapıyor?
Geri kalanlar bu 1,5 milyon kişinin finanse ettiği sistemden yapılan para transferleriyle ayakta duruyor ve sürekli olarak para transferinin artmasını talep ediyor. Ve işin kötüsü, vergi vermeyenler seçmen çoğunluğunu oluşturduğu için, siyaseti de onlar belirliyor.
Onların belirlediği bir siyasi yapıda, popülist politikalardan vazgeçmek, para transferlerini kesmek mümkün olmuyor.
Eğer biz bu 40 milyon seçmenin hiç değilse 15-20 milyonunu vergi mükellefi haline getirebilseydik, Türkiye'yi tek haneli enflasyonla götürebilir, gerçek büyümeyi sağlayabilirdik.
***
Karakaş'ın yıllardır döne döne işaret ettiği bu temel zaaf, enflasyonla mücadelenin ve büyümenin önünde aşılmaz bir engel oluşturmakla kalmıyor. Bu politika, belki de en büyük zararını, karşılıksız transferlerle ayakta durmaya çalışan kitle üzerinde gösteriyor. Çünkü o geniş kitle bu küçük destekleri almaya devam ettikçe, verimli olma zorunluluğu hissetmiyor. Devlet kasasından kendisine aktarılan küçücük bir miktar bile olsa, bu para geldiği sürece sürünse de ölmediği için silkinip kendine gelme ve verimlileşme dürtüsünü kaybediyor.
Özetle, kamu kaynaklarının belli gruplara siyasi rüşvet olarak dağıtılması yüzünden, ne desteklenen kitleler ihya olup insan gibi bir hayat yaşayabiliyor, ne de gerçekten üretici olan ve katma değer yaratan küçük kesim... Devlet sözkonusu para transferleri için borçlandıkça iç tasarrufun daha büyük bir dilimini kendine çekmek zorunda kalıyor. Bu da reel kesim için daha yüksek kredi faizi ve daha pahalı yatırım, sonuçta daha az istihdam ve daha az üretim demek...
Sonuçta hem üreten hem üretmeyen; hem bedavacı seçmen hem de vergisini ödeyen, hep birlikte üretimsizliğin ve verimsizliğin bataklığında yoksullaşmaya devam ediyor.
|
|
|
|