Bizim Türkçe'de "her kafadan bir ses çıkıyor" diye bir deyim var. Çok sesliliğe karşı bir eleştiriyi mi özetler bu deyim; yoksa gizli çıkarları, "ulusal çıkar" gerekçesi arkasına gizleme çabalarının, tutarsız gürültülerine benzer; bir kafa kargaşasını mı hedefler daha çok?
Türkiye de saydam bir ülke olsa...
Türkiye'de de "kuvvetler ayrılığı" ilkesi, yerli yerine oturmuş olsa...
Türkiye'de de, Osmanlı'dan kalma "Enderun ve kapıkulları" ile "Kullar" arasındaki ayırım, sinsice sürdürülmemiş olsa...
"Her kafadan bir ses çıkıyor" türü bir deyimin, neyi kastettiği çok daha net çıkardı ortaya...
Türkiye'yi saydamlaştırmak çok mu zor? Son 70 yıllık Bütçe yasalarında; en çok hangi bakanlıklara, en az hangi bakanlıklara ödenek ayrılmış olduğunun, genel bir dökümü yapılsa...
Son 70 yılda, kadastrosuz Hazine arazilerinden ne kadarının, kimler tarafından rahatça paylaşılmış olduğunun bir dökümü yapılsa...
Son 70 yılda, Devlet Bankaları'ndan alınıp da, geri dönmemiş kredilerin bir dökümü yapılsa...
Son 70 yılda, kaç milyar dolarlık silah alındığının ve bunların ortalama olarak kaç yılda miadının dolduğunun bir dökümü yapılsa...
Son 70 yılda, siyasal nitelikteki suçlardan, kaç bin kişinin cezalandırılmış olduğunun bir dökümü yapılsa...
Türkiye enikonu saydamlaşmış olmaz mı?
Yukardaki soruların yanıtı, tüm boyutlarıyla ortaya çıkmadan "ulusal çıkarları savunma" gerekçesiyle; sert bir rüzgârda oraya buraya savrulan kısa kuyruklu bir uçurtma gibi, darmadağınık görüşler ileri sürmek; "her kafadan bir ses çıkıyor" deyiminin, ciddiyetsizliği kasteden fiskesini yer.
1839'dan sonra Tanzimatçılar, Fransa'nın dümen suyuna girmişlerdi.
1908'den sonra İttihatçılar, Almanya'nın dümen suyuna girmeyi yeğlediler.
1920'den sonra Cumhuriyetçiler, belirli bir süre Sovyetler'e yakın durmayı yeğlediler ve 1928'de Taksim alanına dikilen "Bağımsızlık anıtı" içine de, Sovyet generallerinden Voroşilov ile Frunze'nin figürlerini koydurttular.
1940'dan sonra Hitler'le bir yakınlaşma sıkılaştı; ırkçı dergiler bollaştı, Hitler ordularının övgüsünü yapan emekli general yazıları yoğunlaştı.
1945'den sonra, 2. Dünya Savaşı'nın bitiminde, Hitler'e savaş ilan edildi ve ABD'ye yaklaşıldı.
1953'de Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yüzde 95'i NATO'ya bağlandı.
1970'den sonra, "donumuza kadar her şeyimizi Amerika veriyor" gerekçeleriyle, "Allahsız komünizm"e karşı radikal din siyasetçileriyle, ırkçı siyasetçilerin sırtı sıvazlanmaya başlandı.
Ve sonuç Türkiye, rezalet bir fiyaskoyla 20. Yüzyılı da ıskaladı ve "Yaşam kalitesi" açısından, dünya sıralamasında 86. sıraya; bu arada Yunanistan'ın bile 57 basamak altına düştü.
Sürekli ulusal çıkarları savunduklarını söyleyip duranlardan hiç kimse; ne "en büyük düşman" olarak "yoksulluğu" getirdi gündeme; ne de en başedilmez yenilgi olarak, "yaşam kalitesi" açısından Yunanistan'ın bile 57 basamak altına düşmüş olmayı.
Bu arada Türkiye'nin saydamlaşmasını isteyenlere de, kötü gözle bakıldı hep...
Ve "yazıya" layık olmaya çalışanların iflahları kesildi. "Yazıya" layık olma çabaları yerine, "Ankara büyüklerine layık olma" çabaları yeğlendi.
Yine de enseyi karatmayın. Görünen o ki, Türkiye'ye 21. Yüzyıl'ı da ıskalatmayacaklar...