Başlıktaki sorunun yanıtını hemen vereyim: - Tabii kalbinize... Bundan 40 yılı aşkın bir süre önce Milliyet'teki çalışma odamla, babamın da Galatasaray'dan sınıf arkadaşı olan Refi Cevat'ın çalışma odası yan yanaydı. Ve ikimizle ilgilenen kat hizmetlisinin de adı Bayram'dı.
Sanırım Refi Cevat benden 35-36 yaş daha büyüktü. Vaktiyle Cumhuriyetçiler'e muhalefet ettiği için, "150 kişilik sürgün listesi"ne alınmış ve 17 yıl Türkiye dışında, özellikle de Fransa'da yaşamak zorunda kalmıştı; hem de garajlarda arabaları yıkamaya kadar, her türlü işi yapmaya çalışarak...
Gerçi kendisinin, "5 vakit namaz, yahut Cumaları kaçırmamak" gibi titizlikleri yoktu ama, "muhafazakâr" görünümlüydü. Kartal'daki 5 dönümlük çiftliğinde oturur ve her gün gazeteye ordan gelip giderdi. Çiftliğinde 2 eşeği vardı. Birinin adı Karanfil'di. Refi Cevat'ın trenle döneceği saatlerde, kendisinin çiftlikteki adamı, Karanfil'i yedeğine alarak, ikinci eşeğe biner ve Kartal istasyonuna giderdi. Refi Cevat trenden inince, arkasında eşekli adamıyla Karanfil'in üstünde gelirdi çiftliğine...
Bayramlar'da Refi Cevat, eski bayramları yazardı. Adet öyleydi. Yaşını başını almış yazarlar, eski bayramları yazarlardı hep.
Benim ise 40 yıl önce, onlar gibi eski bayramları yazmaya kalkmam biraz tuhaf olacağı için; ben de, ya gazetedeki odacımız Bayram'ı yazardım, ya babamla annemin "inşallah evde yoklardır, bir kart bırakır geçeriz" dilekleriyle yaptıkları bayram ziyaretlerini...
Bu gün de yine Kurban Bayramı... Ve benim yaş, 75...
İnsan yaşına kolay alışamıyorsa da, Yahya Kemal'in bir dizesi sık dolaşmaya başlıyor dudaklarında:
Hülyası kalmayınca hayatın ne zevki var,
Bitsin hayırlısıyla şu beyhude sonbahar...
Nüfusunun üçte ikisini, 30 yaşından daha küçük gençlerle çocukların oluşturduğu; anadili gitgide büzülüp solan bir toplumda, "yazı"nın da kendine özgü gizemi, banyo edilmeden önce ışık görmüş fotoğraf filmine dönüyor.
Bu da doğal. Anadillerinin "yazı" boyutundan kopuk kitlelerde, "geleneksel alışkanlıklar" sürse de; "beyinsel bahçelerin lezzet birikimi" paylaşım dışı ve oksijensiz kalır.
Evet, bugün de yine Kurban Bayramı... Gençliğimdeki yaşlı yazarların Bayram yazılarını, bu kez de Güneri Civaoğlu'nun TV'deki bir bayram konuşması anımsattı bana... O da, artık eski bayramlardan söz ediyordu.
Belirli bir yaştan sonra, kendine özgü bir çekimi oluyor nostalji'nin. Aslında bir bellek tuzağı bu...
Çocukluğumuzu ballandıra ballandıra anlattığımız sırada; biri bizi, o günkü yaşımızı değiştirmeden, geçmiş yıllara götürüverse...
Akşamları elektrik yerine yanan, gölgeleri büyük gaz lambaları... Mutfakta tüp gazlı, yahut elektrikli ocaklar yerine; yelpazelene yelpazelene yakılması epey zahmetli olan, odun kömürlerinin korlaştığı mangal, yahut maltız...
Ve sık sık tüten bir soba...
Ne televizyon var, hatta ne de radyo...
İster misiniz yeniden böyle bir hayata dönmeyi?
Belirli bir yaştan sonra insanlar, gençliklerini özlerler. O nedenle de, geçmişteki yılların daha güzel olduğunu sanırlar. Güzel olan geçmişteki yıllar değil, eriyip gitmiş olan gençliktir aslında...
Başlıktaki soruyu bir daha tekrarlayalım mı:
- Bayramı nerenize sokacaksınız?
Yanıt açık:
- Tabii kalbinize...
Bayramınız kutlu olsun.