Türkiye'nin ABD ve AB ülkeleri ile ilişkileri bir noktada, Kıbrıs'ta düğümleniyor.. Peki bu düğümü çözmek için ne yapmak lâzım.. Şimdilik Ankara, "Denktaş-Klerides görüşmelerinde işlerin iyi gittiğini" anlatıyor..
Biz ise, neyin ne kadar iyi gittiğini bilemediğimiz için biraz geri gideceğiz ve birlikte geçmişte bu sorunun çözümü için Ankara'nın yaptığı ve bizim o dönem yazmadığımız bazı girişimleri sizlere hatırlatacağız..
Tarih 1984.. 1974'ün üzerinden 10 yıl geçmiş. Dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan, Kenan Evren'e bir mesaj gönderir.. ABD Başkanı mesajında "Türkiye'nin istediği 1 milyar dolarlık askeri yardımın Kongre'den geçmesinde Kıbrıs konusunun ciddi bir engel oluşturduğunu, bu nedenle garanti veremeyeceğini" bildirir..
Bunun üzerine Rauf Denktaş Ankara'ya çağırılır.. Toplantıda, eğer yanılmıyorsak, Cumhurbaşkanı Evren, Başbakan Özal, Dışişleri Bakanı Halefoğlu, müsteşarı Özçeri, dönemin Genelkurmay Başkanı ve Genel Sekreteri Orgeneral Haydar Saltık bulunmaktadır..
Orgeneral Haydar Saltık o sıralar, diplomatlar arasında "Sihirli yüzde 30" denilen formülü gündeme getirir ve duvardaki Kıbrıs haritası üzerinde Rumlara bırakılacak toprakları işaretlemeye başlar.. Denktaş bazı köylerin verilmesine itiraz etmektedir.. Bunun üzerine Saltık Paşa, elindeki sopayı Denktaş'a uzatır ve "O zaman verilecek yerleri siz işaretleyin" der..
Sonuçta harita ve bu bağlamda "Taslak Çerçeve Anlaşması" ortaya çıkar.. Bu metni, şimdi Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı olan Tugay Uluçevik, dönemin BM Kıbrıs özel temsilcisi Pico'ya verir.. 1984'in Aralık ayıdır.. Pico, bu metni 12 Aralık günü Denktaş'a verir. Ancak o sıralar Rum kesimi lideri olan Kipriyanu 17 Ocak 1985 te yapılan zirvede metni kabul etmez ve masadan kaçar.. (Hep biz kaçacak değiliz ya...) Bu kaçış, Kıbrıs sorunun çözümünü de ortadan kaldırır..
Bu, Kıbrıs'ın çözümü için Türkiye'nin attığı en önemli adımdır.. Şimdi gelelim 1991 yılına.. Bu kez sahnenin ABD tarafında Bush, Türkiye tarafında ise Özal bulunmaktadır.. Bush, Boğaz'da yapılan bir tekne gezisinde Kıbrıs konusunu Özal'a açar. ABD Başkanı, "Türkiye, Yunanistan ve adadaki iki tarafla Washington'da buluşup, sorunu çözene kadar görüşmeyi" önerir.. O dönem Türkiye'nin ABD nezdindeki itibarı "inanılmayacak derecede yüksektir.." Özal, Bush'a Mesut Yılmaz'ı göstererek, "Bir de bu planını Başbakan'a anlat" der. Bush anlatır.. Yılmaz bir yorum yapmaz..
Bush Washington'a döndükten bir süre sonra Rose Garden'da "5'li Kıbrıs görüşmelerinin yakında başlayacağını" resmen açıklar.. ABD mutludur..
Bu arada, bizim Dışişleri şahinleri dönemin BM özel temsilcisi Oscar Camillion'a, "Yılmaz ile Mitçotakis arasında Paris'te yapılacak görüşme öncesi, madde madde ne gibi ilerleme yapıldığını" sorarlar.. Mehmet Ali İrtemçelik ise, Yılmaz'ın o dönem dış politika danışmanıdır..
BM temsilcisi şaşırır ve "Maddeler üzerinde görüşmeler Washington'da olacak. Anlaşma öyleydi" der.. Yılmaz ve ekibi, ellerine geçen bu tarihi fırsatı, bu cevap üzerine, körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz derler ya, aynen o hesap, heba ederler ve Paris görüşmesi fiyasko olur.. Türkiye, eline geçen bu tarihi fırsatı kendi inanılmaz hatası ile kaçırmıştır..
Bunun üzerine James Baker ve Brent Scowcroft başta olmak üzere, Amerikan yönetimi "Başkanlarını dünya kamuoyu önünde itibar kaybettirip yalancı durumuna düşürdüğü için" Yılmaz'a ateş püskürür.. Ve Yılmaz'ın bu tarihi yanlışı, "ABD yönetiminin onu silmesine" neden olur..
Bütün bunları hatırlatmamızın nedeni, şimdi bir kez daha "Kıbrıs görüşmelerine başlanması.." Bu sefer bu işin sonuçlanması için, Türkiye'nin "1984-1991 karışımı" bir yöntemi çok ciddi biçimde kullanmazsa, korkarım ki, Nisan veya Mayıs aylarında çıkabilecek bir sorun, trenin bu kez de kaçmasına neden olabilir.. Değil mi sayın Rauf Denktaş?
Bu kez de ABD yanımızda.. Üstelik AB faktörü de devrede.. Umarız ki Ankara, bu tarihi fırsatın farkındadır ve yine kendini ayağından vurmaz.. Aslında şöyle demek lazım: "İnşallah saçmalayıp, intihar etmez..."