Can Dündar'ın, Nazım Hikmet'in "yaşam serüveni" üstüne hazırladığı TV belgeselinin sonuncu bölümünü izlerken, yüreğim görünmez bir mengeneyle sıkıştı, sıkıştı...
Büyük bir coşku ozanının kendince yarattığı "romantik bir komünizm" yüzünden, nerdeyse tüm hayatı kıyma makinelerinden geçirilmişti.
Ve işin acı yanı, Nazım Hikmet, "monizm" ile hiç mi hiç ilgilenmemişti. Burjuva sınıfı egemenliği, halk ihtilalleriyle sona erdirildiğinde; tüm insanlığın ortak bir özgürlüğü paylaşarak, denizlerde "motorları hür maviliklere süreceği"ne inanmıştı o. Nazım'a göre o zaman ne yoksulluk kalacaktı ne bir şey... Böyle bir özgürlükten yana olanlar, halk ihtilallerini hazırlamak için her türlü kahrı göze almalılar ve ancak kendi yanan hayatlarıyla insanlığın aydınlanacağı bilincinde buluşmalıydılar.
Karl Marx'ın "bilimsel sosyalizm"iyle hiçbir ilgisi bulunmayan, "romantik bir komünizm" rüyasıydı Nazım Hikmet'inki ve o rüyanın olağanüstü güzel volkanik şiirlerini yazmıştı.
Şimdi gelelim "bilimsel sosyalizm"e... Komünizm, siyasal bir rejim değil, bir Kozmos düzenidir. Ve yeryüzünde insan bulunmasa da, kendi diyalektiği içinde sürer gider.
Sorun "insanın", Kozmos düzeninin bir parçası olup olmadığındadır.
Platon, Pascal, Kant, Hegel; "insan beyninin" Kozmos düzeni dışında, kendine özgü ayrı bir olgu olduğuna inanmışlardı.
Pascal:
- Gökteki bütün şu yıldızlar, bir insan zekası etmez, demişti.
Spinoza, Feuerbach, Marx, Engels; insan zekası da dahil, hiçbir şeyin Kozmos'un dışında olamayacağına inanmışlardı.
Madem ki, insan zekâsı da dahil, hiçbir şey Kozmos'un dışında değildi ve Kozmos sürekli bir değişim içindeydi; öyleyse Kozmos'daki bu sürekli değişim, Dünya'daki insan toplumlarına nasıl yansıyordu?
Karl Marx ile Friedrich Engels, bunu merak etmişlerdi; çünkü "Tek değişmeyen şeyin değişim" olduğunu saptamışlardı.
Ve bir şeyi daha merak etmişlerdi:
- Neden İNSAN'ın dışındaki canlılar arasında yoksul-zengin farkı olmadığı halde, insanlar arasında böyle bir fark var?
Marx, insanlık tarihindeki sürekli değişimin, bir anlamda "motoru"nu bulmaya çalışmış ve bulmuştu da; onun deyimiyle "üretim araçları", daha doğrusu "enerji kaynakları" değiştikçe, toplum düzenleri de değişiyordu.
Rüzgâr enerjisi, kömürden üretilen buhar enerjisi, petrolden üretilen elektrik enerjisi v.s.. Toplumsal yaşamlarla birlikte, siyasal düzenleri de değiştiriyordu.
Ve insanlar arasındaki yoksul-zengin farkının da kökünde, "insanın, yine insan enerjisini kullanması" yatıyordu. İnsan, insanın enerjisini kullanacağına; "enerji" ile eş anlama da gelen "Kozmos"daki enerjileri kullanmaya başlasa, bu fark biterdi ve mutlaka bitecekti.
Ancak 1848 yılında sorun şuradaydı: Buharın kullanımıyla oluşan yeni "sermaye sınıfı", "işçi sınıfı"nın enerjisini kullanır; servetini arttırır ve servetini de miras yoluyla çocuklarına bırakırken; yoksul işçi sınıfı çocuklarına hiçbir şey bırakamadığı için; sermaye sınıfının sömürüsüne mahkum yaşamak zorundaydı.
Bu dondurulan "statüko", Kozmos'daki "sürekli değişim" olgusuna ters düşüyordu.
Bu "statüko" nasıl kırılıp aşılabilir ve işçi sınıfının enerjisi yerine, Kozmos'daki yeni enerji kaynaklarının kullanımı nasıl yerleştirilebilirdi?
Sermaye sınıfının, yeni enerji kaynakları bulmak için yeni yatırımlar yapması, kendi "kâr denklemi"nde rantabl değildi. Sermaye sınıfı için, "statüko"yu muhafaza etmek rantabldı. Bu donmuşluk, yani "değişmezlik" de Kozmos'un niteliğine aykırıydı.
Öyleyse "Dünya işçileri birleşmeli ve statükoyu aşmalıydılar". Kendileri, yine bir statüko olan "ulus-devlet" modelinde iktidara gelmek için değil, enerji kaynaklarının önünü açıp, sınıf farkını ortadan kaldırmak için...
Lenin, yoksulluğun ve sınıf farkının, siyasal bir yöntemle de ortadan kalkacağını savundu.
Karl Marx ise bunun ancak "enerji kaynakları"nın değişimiyle olabileceğini öngörmüştü..
Friedrich Engels de "Tarihte şiddetin rolü" yapıtında, sınıflar arasındaki "kalite donanımı" eşitleşinceye kadar, sınıf farklarının süreceğini belirtiyordu.
Bugün "değişim"in bayrağı; işçi sınıfının yerine, "modern teknolojiyi" oturtmaya başlayan bilimcilerle; onların buluşlarını, işçi sınıfını usul usul tarihe gömerek, evrensel bir üretimde kullanmaya yönelen ve "ulus-devlet" modelini aşan işletmecilerin eline geçmekte... Fransız Frank'ıyla, Alman Mark'ı Euro'da bütünleşmekte ve Avrupa ülkelerinin vatandaşları, "Avrupa Birliği vatandaşı" olmakta...
"Değişim"in önü açılmış bulunmakta...
Sovyetler Birliği "Komünizm"i değil, Leninizm'i temsil ediyordu.
Komünizm ise bir rejim değil, Kozmos'daki sürekli diyalektik değişimdir. İnsanlık da bunun dışında olamaz.
Nazım Hikmet'in "romantik komünizmi" ve kıyma makinelerinden geçirilmiş hayatı; siyasal egemenliklerin ufuksuz hipnozlarıyla, gaddarlıklarının ve sonunda; onların da, nasıl "değişim"e uğradıklarının bir belgesi..
Nazım da, kendi coşkusunun özgürlüğünde yaşasa sanki ne olurdu?
Türkiye, "yaşam kalitesi" açısından Dünya sıralamasında, bulunduğu 82. basamaktan daha mı aşağıya düşerdi?