Hayatımda kendimden bu kadar utandığımı hatırlamıyorum.. Yapacak hiçbir işim yok o gece.. Pazartesileri, zor günümdür.. Bir yandan pazartesi sendromu ile sabah.. Öte yandan NTV 90 Dakika çekimleri için ayrılmış öğleden sonra.. Bazan çekim sarkıyor.. Bazan ben turşu gibi oluyorum.. Yasemin de bilir, pazartesi gecelerine randevu vermemeye özel dikkat gösterir. O yüzden yapacak işim yok.. Olsa, elimde duran davetiye çöpe gidecek..
Adını duymadığım bir tiyatro.. Manken Deniz Pulaş dışında hiçbirini tanımadığım bir yazar, yönetmen, oyuncu kadrosu.. Bir de insanı fena halde iten, uyduruk özenti izlenimi veren isim.. Üçüncü Türden Yakın İlişkiler.. Bilim Kurgu oyunu imiş..
Önce "Boş ver" dedim.. Sonra içimden bir şey dürttü.. "Yahu Akatlar Kültür Merkezi benim eve 500 metre.. Yormaz.. Beğenmezsem birinci perdenin sonunda kaçarım, en arka sıraya oturup" dedim..
Bizi kapıda karşılayıp, Yılmaz Erdoğan, İlhan Şeşen, Behzat Uygur, Memoli'yle en ön sıraya oturtmazlar mı?.. "Eyvah" dedim içimden, "Artık kaçma şansımız kalmadı.. Niye geldim ben buraya?.."
..Ve oyun başladı.. Ve oyun başladı.. Olmaz böyle şey.. Gerçekten olmaz..
Bayıldım.. Bayıldım.. Bayıldım..
Nasıl müthiş bir hız.. Nasıl müthiş bir tempo.. Nasıl müthiş bir komedi.. Nasıl müthiş hicivler, dokundurmalar.. Nasıl müthiş bir oyun.. Nasıl müthiş bir yönetim.. Nasıl müthiş bir dekor (Ellerine sağlık Barış Dinçel..) Ne var, ne yok müthiş..
Espriler, birbiri ardına Osmanlı Tokatı gibi patlıyor, birinin gülmesi bitmeden, öbürününki geliyor.. Allahtan bütün salon gülüyor.. Yoksa benim o ünlü kahkaham öyle patlayacak ki havada, sahnedeki gençler repliklerini şaşırıp, bana gülecekler..
Yılmaz gülüyor.. İlhan gülüyor.. Behzat, Memoli gülüyor.. Herkes, ama herkes gülüyor.. Oyun iki dakikada bir alkışlarla kesiliyor.. Niye alkış?.. Yüz gülmekten yorulunca, seyirci tepkisini göstermek için ellerin yardımına muhtaç oluyor da ondan..
Nasıl şirin, nasıl tatlı, nasıl buram buram yetenek gençler bunlar.. Nasıl keyif ve gurur doluyor içim ve nasıl utanıyorum.. Kendimden, mesleğimden..
Burnumun dibinde bu oyun nerdeyse bir aydan fazladır oynanıyormuş, haberim yok.. Haberi olacak ve herkese haber verecek benim, Hıncal'ın haberi yok.. Geri kalan medyanın zaten hiç yok.. Onlar tiyatroyu unutalı yıllar oldu.. Tiyatronun haber olması için Genco Erkal'ın 30 yıl sonra, yoldan çıkıp, ya da yola girip, entellerin içinde boncuk aradığı ucuz bir komedi oynaması gerek..
Uğur Uludağ.. Bu isme dikkat.. Oyunu yazan ve yöneten o.. Olağanüstü güzel bir oyun yazmış.. Bu kadar yüklü mizaha son yıllarda hiçbir yerli yapıtta rastlamadım..
Rejisör Uğur Uludağ, yazar Uğur'la yarışıyor.. Gençleri nasıl nefes kesen bir tempo ve ritmle yönetmiş, seyirciyi, nasıl oyunun içine almış (Moda deyimle inter aktif yapmış) gidip en usta yönetmenlerin görmesi gerek..
Uğur Uludağ, tiyatromuzun harika çocuğu.. Bu işi Fransa'da yapsa, tüm Fransız medyası ondan söz ediyor olurdu. Bizde Hıncal'ın haberi yok.. Affedersin Uğur!..
Ya oyuncular..
Onlara geçmeden oyundan söz edeyim..
Herşey kadının "Ben gidiyorum" demesi ile başlıyor.. Beş yıldır birlikte olan bir çift bunlar.. Birbirlerini çok da seviyorlar.. Ama kadın "Ben gidiyorum" diyor.. Erkek de "Gitme" diyince başlıyor oyun.. Derken, kapı kapı dolaşıp anket yapan, ama 3 bin soruluk bir anket yapan kız giriyor içeriye.. Sonra da uzaydan gelen üç kişi.. Biri erkek, biri dişi.. Üçüncüsü tahmin edersiniz, üçüncü tür..
Kadını Ece Uslu oynuyor.. Ece bir dünya güzeli.. Dünya tatlısı.. Ve de ne rahat, ne harika oynuyor.. (Bu yazının editörü M. Ali Ağabey Ğ Kışlalı- olsa bana gene "Oğlum ilan-ı aşk mı ediyorsun, tiyatro mu yazıyorsun" derdi.. Desin ne yapalım.. Sezar'ın hakkı Sezar'a verilecek de, Ece'nin, yani kraliçenin hakkı niye Ece'nin olmayacak..)
Erkekte Hakan Bilgin, çok ama çok büyük bir oyuncu.. Hep sahnede.. Herşey onun etrafında dönüyor ve Hakan harikalar yaratıyor..
Üçüncü tür uzaylıda Yosi Mizrahi bir dev.. Hem fiziği, hem oyunu ile.. Bir eşcinseli, sulandırmadan, ucuzlatmadan, bu kadar kararında, ama bu kadar çarpıcı oynamak kolay iş değil.. Yosi her repliğinde, jestinde, mimiğinde sahne çalıyor resmen..
Murat Akkoyunlu.. Yılmaz Erdoğan haklı.. Bu tipe çok dikkat etmemiz gerek.. Murat bir cevher.. Yakında kıymeti anlaşılır, paylaşılmaz olur.. Müthiş bir tipleme yaptı, oyun boyunca..
Zuhal Topal.. Oyun boyu ayak altında dolaşan, ne yaptığı bilinmeyen anketçi kız.. Oysa öyle şeyler yapıyor ki..
Deniz Pulaş.. Mankenden manken olur, başka şey olmaz saplantısı içindekiler gitsin, Deniz'i görsünler, nasıl şirin bir uzaylı olmuş..
İlk anından son anına kadar seyirciyi hep avcunun içinde tutan bu oyunu, özellikle Genco Erkal'ın ve onun, Paris'in ikinci sınıf bir tiyatrosunda oynanan ve tek ciddi eleştiri almayan, basit farsında, büyük mesajlar bulup, manşetler çıkaran, enteller gidip görmeliler.. Her an nasıl güldürülür, her an nasıl bir mesaj verilir, gelsinler asıl burda görsünler.. Görsünler ve benim gibi onlar da utansınlar..
Bir de, atv'nin patronu Fatih Edipoğlu görsün.. Ortada müthiş bir sit com pilotu var aslında.. Harika bir komedi dizisi olur ve reyting rekorları kırar.. Zaten bu kadronun çoğu televizyon ünlüleri imiş.. Benim tanımayışım, hiç televizyon izlemememden kaynaklanıyor..
Üçüncü Türden Yakın İlişkiler, çok güzel bir gece geçirmek isteyenlerin, hiç ama hiç kaçırmamaları gereken bir oyun.. Kapalı gişe oynamalı.. Kapısında kuyruklar oluşmalı.. En güzeli de.. Baştan yazdım.. Başından sonuna gençlerin eseri.. Bu ülkeyi teslim almaya hazırlanan harika gençlerin..
Onları tanımalı, onların yanında olmalı, onları desteklemeliyiz..
Akatlar Kültür Merkezi'ne mutlak ama mutlak uğrayın.. İşte size telefon:
0212- 219 12 06!..
Birkaç yıl önce, bu gazetede yazarken, Ali Şen, bir yazısında bana çok çirkin bir şekilde saldırmış, "Bu adam geçimini Şamdan gece kulübünde kadın satarak sağlar" demişti. Zamanın spor editörü bu yazıyı aynen sayfaya koymaya çekinmedi.. Okurken içim "Cız" etti, ama "Bu gazetenin yöneticileri var. Onlar Hıncal'ı da, Ali Şen'i de bilirler.. Gerekeni yapacaklardır" dedim..
Yaptılar..
Ali Şen bir hafta sonraki yazısında ayni iddiayı tekrar etti..
Ve koskoca gazetede çıt çıkmadı.. Bir tek Rauf Tamer eve telefon etti.. "Sakın yanıt verme.. O seviyeye inme" dedi.. "Bu terbiye özürlü adama yanıt vermek benim için züldür, merak etme" dedim.. Vermedim.. Ama gazete yönetiminin ve en azından köşe yazarı bunca meslekdaş ve takımdaşımın "Çıt" çıkarmayışı çok dokundu bana.. İlk defa o zaman düşündüm.. "Biz Sabah olarak bir aile, bir takım değil miyiz" diye.. "Fikir ayrılığı ile sövmeyi, en adi şekliyle hakaret etmeyi ayırt edemiyor, bu korkunç rekabet alanında, rakiplere en büyük kozu kendimiz vermiyor muyuz" diye..
Ali Şen, Star'a geçti.. Geçenlerde o günleri anlatan bir yazı yazdı.. Meğer benim gazete yöneticilerim Ali Şen'e "Şu adama çok ağır hakaret et. Öyle et ki, utansın, istifa etsin gitsin" demişler. Onların isteği ile yazmış. Ama ben öyle utanmaz adammışım gibi, hiçbirşey olmamış gibi yazmaya devam etmişim.. Evet, aynen böyle yazdı.. Oysa benim Sabah ile sözleşmem bile yok.. Eve bir telefon notu bırakıp "Yarın gelme" demeleri yeterli işi bitirmeleri için.. Ben istenmediğim yerde olmam.. İstemediğim yerde de olmam. Bu yüzden sözleşme yapmam.. Ercan Arıklı bilir.. Ankara'dan İstanbul'a taşınmak gibi radikal bir kararı alırken bile Gelişim'le sözleşme yapmadım. El sıkıştık geldim. Son patron Asil Nadir kovdu gittim. Zafer "Gel" dedi, Sabah'a geldim, işte hepsi bu..
Gazete yönetimi, bu defa kendilerini de içeren yazının ardından, kamuoyundan geçtik, bana bile bir açıklama yapma zahmetine katlanmadı...
Ne yaptılar.. Ali Şen, bu yazısından sonra Sabah'ta nerdeyse tam sayfa bir röportajı ile ödüllendirildi.. atv'nin baş konuğu oldu.
İşte bu yüzdendir ki, en önemlisi bu sebebledir ki, Gülay'a yapılan hakaretleri, göğüslemeye karar verdim.. O da kendisini benim gibi yapayalnız hissetmesin diye..
Yapayalnız derken, kastım, Sabah gurubunun içi.. Yoksa arkamızda bu okur ordusu varken, nasıl yalnız kalırız ki..
Bakın bu guruptan, bizden, içimizden, bizim takımdan biri, sütununda Gülay için neler yazdı.. Bunları yazmasına izin verildi yani..
"'Ar' sız kadın!"
"..bu kadın köşe yazarının yazdıkları, beni hem yaptığım işten, hem insanlığımdan utandırdı.."
".. bu densiz kadın.."
".. Tuh Allah belanı versin be kadın!.."
"Kadın" dediği, onun yaşı kadar meslek kıdemi olan, medyanın her bölümünde, muhabirlikten genel yayın müdürlüğüne her alanında başarı ile görev yapmış bir büyüğü.. Hem yaşça, hem meslekçe büyüğü.. Kendisi gibi gökten zembille köşeye inenlerden değil.. Belli Hamdi Türkmen, çok fazla şımartmış bu sarışını, Yeni Asır'da.. Yani Öncel Düzdemir'i.. Bizimkiler de Ayşe Arman'a rakip olsun diye alıp, pazar gazetesine getirdiler..
Aslında yetenekli.. Aslında çok kolay okunur yazıyor. İki kusuru var.. Birincisi tembel.. İnternette dolaşıp, bulduklarını, her yerde yayınlanan şeyleri, bu arada benim köşemde çıkanları tekrarlıyor.. Başka gazete okumadığı için nelerin çıktığını da bilmiyor.. İkincisi.. İşte bu.. Şımarıklığı pervasızlık, küstahlık derecesine çıkarmış. Bir fikir nasıl savunulur, bir fikre nasıl karşı çıkılır, bilmiyor.. Saygısızca saldırarak, söverek, fikir yazısı yazdığını sanıyor. Ne yaş büyüğüne bakıyor, ne meslek kıdemine.. Ne de "Biz ayni gemideyiz" diye düşünüyor.. Aklı fikri ucuz popülizm.. Üç kişi telefon etsin, ya da e-mail çeksin de "Aferin sana ne geçirmişsin" desin diye..
Şimdi şunları okuyun..
"Gazeteci şamar oğlanı değildir. (Bana telefon açıp da..) küfür etmeye kalkışanlar, hakaret etmeye yeltenenler bir daha hiçbir gazeteciye telefon açmaya cesaret edemeyecekleri yanıtları alıyorlar."
"Bunlar beğenmedikleri yazarı istedikleri gibi aşağılamaya hakkı olduğunu sanan haddini bilmezler.."
".. sen terbiyesiz bir kadınsın, deyince kontrol mekanizmamın sigortası atıverdi.. Terbiyesiz kadın nasıl olurmuş, o okur artık biliyor.."
Bunları yazan da ayni sarışın, inanır mısınız?.. Öncel Düzdemir..
Fikir ve ifade özgürlüğü hakkında hiçbir fikri olmayan bir sıradan okuyucunun sınırları aşan eleştirisine, hakaret ederek, söverek yanıt veriyor, bunu bir de köşesinde anlatıyor, ama kendisi, bir meslekdaş, bir takımdaş, bir meslek büyüğü, bir ablasına "Allah belanı versin be kadın" deyip "Tuh" diye tükürebiliyor..
Öncel Düzdemir'e, bu gerçekten umut veren yeteneğe, bu gazeteyi yönetenler gereken tavsiyeleri yapmak zorundalar..
Birbirimize hakaret ederek takım olamayız. takım olamazsak, o zaman bu gemiyi yüzdürme çabalarımız anlamsızlaşır..
Çünkü yüzdüremeyiz.. Değmez zaten..
Sabah'ın güzelliği, üstünlüğü idi, herkese örnek oldu, her türlü fikre açık olması..
Fikre.. Hakarete değil!..