Hafta sonunda duyduğumuz, gördüğümüz son haberler arasında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in yine süpermarkete gidip salça ve yağ aldığı, sonra da fiyatlardan şikayet ettiği haberi de vardı.
Ben bu haberlere bayılırım. Ne halkçı cumhurbaşkanları, başbakanlar görmüştür bu ülke, bu millet.. Otobüse binerler, bakkaldan alışveriş ederler, sonra da gazetecilere uzun, uzun pahalılıktan şikayet eder ve köşklerine, saraylarına dönerler.
Pahalılıktan sızlandıktan sonra gidip karı koca bir apartman dairesi de almazlar. İki kişiye 4 katlı, yüzme havuzlu (250 bin dolar olduğu söylenen, nasıl bu kadar ucuz oluyorsa??) villa alırlar.
Fotoğraflarına bakanlar, onların cumhurbaşkanı, başbakan veya bakan olduklarını anlayamaz kesinlikle.. Asgari ücret alan bir memur havasındadırlar solgun, mahzun yüzleri ve aşırı mütevazı giyimleriyle. Oysa devlet memuru olarak, tasarruflarıyla elde ettikleri birikim bir değil, birkaç villa almaya yetecek miktardadır. Üstelik bazıları ĞSayın Sezer'de olduğu gibi- birkaç çocuk okutup, büyüttükleri halde..
O zaman neden şikayet ediyorlar, bu ülkede devlet memurları diğer ülkelerin en zenginleriyle eş düzeyde bir hayat yaşıyor demek ki diye düşünürsünüz. Ertesi gün bir bakarsınız yeni bir 'pahalılık, enflasyon şikayeti' gösterisiyle çıkmışlar karşınıza.
Rahmetli Aziz Nesin'inki gibi onların kafalarındaki "Türk milleti" kavramı da aptal bir surat şeklinde midir diye şüpheleniyorum ben bazen.. Eğer öyleyse yanılıyorlar, millet aptal değil, sadece çaresiz. Artık kime nasıl ve kime neyin hesabını soracağını şaşırmış durumda millet, hepsi o kadar.
Cumhurbaşkanı Sezer'e, devlet memuru (üstelik en çok parasızlıktan şikayet eden kesimlerinden biri) statüsünde iken, bu villalar için "kendi birikimi"ni nereden bulduğunu sorduk. Halk merak ediyor dedik. Hiçbir cevap gelmedi..
Cumhurbaşkanlığına bağlı DDK'nın banka yöneticilerini geceyarısı evlerinden alıp kredi sorgulaması yapmasına itiraz etmeyen, banka sahip ve yöneticileri için sokak lisanında kullanılan 'hortumcu' tabirini her fırsatta telâffuz etmekten çekinmeyen bir Cumhurbaşkanının kendisiyle ilgili soruların cevaplarını da tek tek vermesi beklenir.
Vermediği takdirde bir yandan lüks villaları alıp, öte yandan pahalılıktan söz etmesi insanları ancak güldürür bunu da söylemiş olayım!
(Not: Devlet acilen Pembe Köşk'e salça ve yağ alacak bazı görevliler tahsis etmeli. Zamanı son derece kıymetli olan Cumhurbaşkanı'nı bu işlerle uğraştırmak ayıp oluyor..)
Hani Pazar yazımda, haberlere bakınca gülme krizim tutuyor demiştim ya, Türkiye'nin "Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi" sözleşmesini imzalamış olması da beni gülme krizine sokan çelişkilerden biri.
Başbakan Bülent Ecevit'in Amerika seyahatine siyasetçi, işadamı, gazeteci kalabalık bir ekip gitti. Aralarında kaç kadın olduğunu keşke bize bildirseler. Pek şüphem yok ki ABD'de bizim ekibi görenler Türk toplumunun sadece erkeklerden oluştuğunu sanacaklardır.
Ben 15 yıla yakın gazetecilik hayatımda sadece bir kez, o da Cumhurbaşkanı Demirel'in özel davetiyle Viyana seyahatine katılmış, orada halkla, Avusturya Cumhurbaşkanı'nın danışmanlarıyla, yabancı gazetecilerle yaptığım konuşmalardan, aldığım bilgilerden ve gördüklerimden yazılarımda yıllarca yararlanmıştım.
O yolculukta da uçaktaki tek kadın gazetecinin ben olduğumu farkettiğimde ayağa kalkarak şaka yollu "Bu ülkede kadınlar yok mu arkadaşlar" diye seslenmiştim. Bu seyahatlere kadın siyasetçi ve yazarların, özellikle de bizler gibi iyi lisan bilenlerin gitmesi gerekir. Gidenlerin ya da götürülenlerin neye göre seçildiklerini bilmiyoruz.
Bildiğimiz çoğunun restoranda yemek ısmarlayacak kadar bile İngilizce bilmedikleri Türkiye böyle temsil ediliyor. Halâ.. 2002 yılında!