kapat
11.01.2002
 SON DAKİKA
 EDİTÖR
 YAZARLAR
 HABER İNDEKS
banner
 EKONOMİ
 FİNANS
 MARKET
banner
 TÜRKİYE
 DÜNYA
 POLİTİKA
 SPOR
 MAGAZİN
 SAĞLIK
 KAMPÜS
 NET YORUM
 HYDEPARK
 ANKETLER
 ŞAMDAN
 GOOOOL
 DİYET
 TATLILAR
 SAMANYOLU
 CİNSELLİK
 TELE ŞAMDAN
 PAZAR SABAH
 MELODİ
 ASTROLOJİ
 SARI SAYFA
 METEO
 TRAFİK
 ŞANS&OYUN
 ACİL TEL
 KÜNYE
 WEB REKLAM
 ARŞİV
 
Seyirci ve eleştirmen çatışması

Hollywood yönetmenleri arasında yaygın bir sözdür: "Filminde tek bir kedi numarası varsa, sete altı kedi getirmelisin!"

Kediler sadece canlarının istediklerini yaparlar çünkü; ünlü yönetmenmiş, büyük yetenekmiş, hayvan terbiyecisiymiş takmazlar!

Büyük ve yırtıcı ataları iki kamçı işaretiyle ateşin içinden geçerken, onlar istemezlerse bir koltuktan ötekine geçmezler!

Bu yüzden kedili film yoktur pek, varsa da kedi kendi haline bırakılmıştır çoğu kez.

Neyse, sözü daha da uzatmayayım.

Bir film düşünün...

Dakikalarca bir kedi başrole soyunuyor; 1830'larda Güney Fransa'yı kasıp kavuran veba salgınından paçayı kurtarmış bir kedicik damlarda dolaşıp "rol kesiyor!"

Hoş bir sürprizdi.

Bundan beş yıl kadar öncesini anlatıyorum; filmin adı "Damdaki Süvari"ydi (Orijinal adı "Le Hussard sur le toit")

Güzelim Julliette Binoche ve Olivier Martinez başrollerdeydi.

Filmden önce okuduğum hiçbir tanıtım ve eleştiri yazısında bu kedicikten tek sözcükle bile bahsedilmiyordu.

Yine aynı yılların muhteşem bir filmi aklıma geliyor: Heat...

Bazılarının yaratıcılığını ve yeteneğini ısrarla görmezden geldiği Michael Mann'in filmi...

Polis rolünde Al Pacino ve gangster rolünde Robert de Niro'nun bir cafe'de karşı karşıya oturup konuştukları sahne unutulmazdı. Bir kişilikler, jestler, sözler dansıydı; hatta bir tür düelloydu!

O yıllarda Yeni Yüzyıl'ın CafePazar ekini çıkartıyorum. Bu sahne üzerinde geniş bir yazı koymak istemiştim de, nasıl zorlanmıştım.

Hatırlıyorum; ne bizim anlı şanlı sinema eleştirmenlerimiz ne de Batı'nın tanınmış eleştirmenleri bu sahneyi hak ettiği gibi konu etmişti. Birçoğu sözünü bile etmeye değer bulmamıştı..

Şimdi filmin üstünden yıllar geçti. Heat filmini seven kimle karşılaşsam hâlâ "Neydi o sahne!" diyor ilk olarak...

***
Popüler basındaki sinema eleştiri/tanıtımlarıyla sinemaseverler arasındaki soruna bir parça değinmek istediğim için yazdım bunları.. (Geçmişte de "Damdaki Süvari"nin kediciğini görmeyen gözlere bir yazımla üzüntülerimi bildirmiştim!)

Eleştirmenler eleştirilince kızıyorlar.

Bazen kızmakta da haklılar, çünkü onların entelektüel tercih ve kapasitelerine saldırılması anlamsız.

Ancak eleştirmen/tanıtımcıların galiba en az yaptıkları şey, bir filme seyirci gibi yaklaşmak...

Kopukluk burada başlıyor.

Eleştirmen için sinema uzmanlık alanı. Güzel..

Ama eleştirmen/tanıtımcı anlamak istemiyor ki, seyirci için film çoğu zaman sadece iki saatlik bir deneyim... O deneyime katkıda bulunmanın tek yolu yönetmenin özellikleri ve filmografisini bildirmek mi? Hiç sanmam!..

Bazen seyirci için ayrıntılar, anlatılan serüvenin önüne geçer; bazen seyirci bir karakteri seyretmez, onunla tanışır...

Film eleştirmen/tanıtımcılarının bilgi fetişizmi ve basmakalıp yargıları bu gerçeği görmelerini engelliyor. Olay bu!

***
Fakat sakın sinemaseverlerin eleştirmen/tanıtımcılara kızmalarını fazla büyütmeyin. Bu "ne seninle, ne de sensiz" durumu biraz da!

Sinema yazarıyla seyirci arasındaki çekişme aslında sinema zevkine zevk katıyor.

İnsan filmleri konuşmak istiyor; gerekirse sinema yazarlarıyla da...

Çünkü hiçbir zaman "Son" yazısıyla bitmiyor bir filmin hayatı... Daha uzun sürüyor...

ALTYAZI
Vincent Hanna: Demek ki, hiç normal bir hayatın olsun istemedin, ha?

Neil McCauley: Nedir normal hayat? Et mangal yapmak ve ekranda spor karşılaşmaları izlemek mi?

(Madem 1995 yapımı Heat'ten söz ettik, işte size filmin müthiş diyalogundan bir parça)



<< Geri dön Yazıcıya yolla Favorilere Ekle Ana Sayfa Yap

Copyright © 2001, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır