Hollywood yönetmenleri arasında yaygın bir sözdür: "Filminde tek bir kedi numarası varsa, sete altı kedi getirmelisin!"
Kediler sadece canlarının istediklerini yaparlar çünkü; ünlü yönetmenmiş, büyük yetenekmiş, hayvan terbiyecisiymiş takmazlar!
Büyük ve yırtıcı ataları iki kamçı işaretiyle ateşin içinden geçerken, onlar istemezlerse bir koltuktan ötekine geçmezler!
Bu yüzden kedili film yoktur pek, varsa da kedi kendi haline bırakılmıştır çoğu kez.
Neyse, sözü daha da uzatmayayım.
Bir film düşünün...
Dakikalarca bir kedi başrole soyunuyor; 1830'larda Güney Fransa'yı kasıp kavuran veba salgınından paçayı kurtarmış bir kedicik damlarda dolaşıp "rol kesiyor!"
Hoş bir sürprizdi.
Bundan beş yıl kadar öncesini anlatıyorum; filmin adı "Damdaki Süvari"ydi (Orijinal adı "Le Hussard sur le toit")
Güzelim Julliette Binoche ve Olivier Martinez başrollerdeydi.
Filmden önce okuduğum hiçbir tanıtım ve eleştiri yazısında bu kedicikten tek sözcükle bile bahsedilmiyordu.
Yine aynı yılların muhteşem bir filmi aklıma geliyor: Heat...
Bazılarının yaratıcılığını ve yeteneğini ısrarla görmezden geldiği Michael Mann'in filmi...
Polis rolünde Al Pacino ve gangster rolünde Robert de Niro'nun bir cafe'de karşı karşıya oturup konuştukları sahne unutulmazdı. Bir kişilikler, jestler, sözler dansıydı; hatta bir tür düelloydu!
O yıllarda Yeni Yüzyıl'ın CafePazar ekini çıkartıyorum. Bu sahne üzerinde geniş bir yazı koymak istemiştim de, nasıl zorlanmıştım.
Hatırlıyorum; ne bizim anlı şanlı sinema eleştirmenlerimiz ne de Batı'nın tanınmış eleştirmenleri bu sahneyi hak ettiği gibi konu etmişti. Birçoğu sözünü bile etmeye değer bulmamıştı..
Şimdi filmin üstünden yıllar geçti. Heat filmini seven kimle karşılaşsam hâlâ "Neydi o sahne!" diyor ilk olarak...