Oktay Ekşi, mesleki yaşamının 50. yılını kutladı. Oktay'ın gazeteciliğe başlamasından bu yana geçen yarım yüzyıl...
Bundan yarım yüzyıl önce ben de 24-25 yaşlarındaydım ve bazı İstanbul gazetelerine Ankara haberlerini vermekle uğraşıyordum. Birlikte çalışacağım bir arkadaşa ihtiyacım vardı.
Ancak birlikte çalışacağım arkadaşın benden daha yaşlı olmaması gerekiyordu. Zor olabilirdi benden daha yaşlı bir gazeteciyle birlikte çalışmak..
Benden daha genç bir gazeteci ise yok gibiydi.
Bir rastlantı, Oktay Ekşi'yi çıkardı karşıma. Benden gençti. Onun da mesleki hayatı böylece başlamış oldu.
Cüneyt Arcayürek'in de, mesleki yaşamı yarım yüzyılı çoktan aşmış olmalı.
Onunla da, mesleğe başladığı günlerde aynı gazetedeydik.
Bülent Ecevit de aynı yıllarda; benim de çalıştığım odada başlamıştı mesleğe...
Bir süre sonra Altan Öymen de katılmıştı aramıza..
Yarım yüzyıl öncesi... O yıllarda, 6 milyar insanın yaşadığı yerküremizde, -nitelik açısından değil ama, nicelik açısından- 35 bini aşan gazete yazılarıyla birlikte, tüm dünyada en çok yazı yazmış kalem emekçisinin ben olacağım, aklımdan bile geçmezdi.
Ne yapayım ki, Türkiye'de salt yazıyla yaşama inadına tutulduğunda, ancak gazetelerde de her gün değişik bir konuda yazı yazarsan geçinebiliyordun.
Ve Türkiye; yazı dünyalarında, ne tiyatro yazarlarının ne kazandığından haberliydi, ne evrensel kalitede çalışmış yazarların ne kazandığından..
Nazım Hikmet gibi bir şairin bile hayatı üstüne, kolayca kezzap dökülebilen bir ülkeydi Türkiye...
Yine yarım yüzyıl önceydi... Bir yazı yazmıştım, "grev hakkı olmadan demokrasi olmaz" diye...
Askeri bir cip geldi; beni aldığı gibi Savunma Bakanlığı'na götürdü.
Savunma Bakanlığı Müsteşarı emretmişti beni...
Uzun süre Özel Kalem'de bekletildim. Sonunda Müsteşar'ın makamına soktular beni...
Beyaz üniformalı bir Amiral oturuyordu makamda...
Ben hazırol durdum.
Amiral, başını bile kaldırmamış önünde bir şeyler çiziştiriyordu.
Nihayet Amiral kaldırdı başını:
- Sen Türk müsün, diye sordu.
- Evet, dedim.
Amiral:
- Bir Türk bunu yazmaz, dedi.
Bir Türk'ün ne yazıp, ne yazmayacağını Savunma Bakanlığı Müsteşarı biliyordu. Bernard Shaw da Türk olsa; herhalde ona da aynı şeyi söyleyecek ve yazı dünyasını Bernard Shaw'suz; Bernard Shaw'u da yazı dünyasız bırakacaktı.
Hiç ses çıkarmadım.
Bu kez de Amiral:
- Sen vatanını seviyor musun, diye sordu.
Kafam karıncalanmaya başlamıştı. Hafifçe boynumu büktüm:
- Bizim çalışma alanımızda hedef, vatanın bizi sevmesidir, dedim.
Amiral birden ayağa kalktı, masasının önüne geldi:
- Evet, dedi, insan vatanını sevmeli; vatan da onu sevmeli...
Nasıl kız sevmekle, kız tarafından da sevilmek aynı şey değilse; vatan sevmekle, vatan tarafından sevilmek de aynı şey değildi ama; hafif bükük boynumla susmayı yeğledim.
Amiral, birden daha esnekleşti:
- Buyurun oturun birer kahve içelim, dedi.
Oturduk kahve içtik karşılıklı. Bana kendisinin de, İngiltere'de eğitim görmüş olduğunu anlattı...
Ve Batı demokrasilerindeki ölçeklerin, Türkiye'de de uygulanması için, zamanın henüz erken olduğu yargıları dolaştı sohbetin içinde...
50 yılı aşkın yazı hayatımda, hep karşıma "Türkiye'nin henüz bazı konuların yazılmasına hazır olmadığı" iddiaları çıktı..
Bir yazı adamının, yazıya layık bir yaşamdan geçmesi için; çalışmalarının 200 yıl sonra da, bir değer taşıması özeniyle yaşaması gerektiğini anlatamadım pek kimseye..
Türkler, "yazar-gazeteci-siyasetçi" kavramları arasındaki farkları bilmiyorlardı. Kendi anadillerinin, "okuma ve yazma" boyutuyla bütünleşememişlerdi. O nedenle de, adam başına düşen yıllık kitap harcamaları 500 dolar olması gerekirken, sadece 2 dolardı. Beyinsel bir aristokrasi boşluğu vardı Türkiye'de...
Rahmetli Suavi Süalp'in kitabının adı geldi şimdi birden aklıma:
"Yine iyi dayandık"...