|
|
 |
Diyarbakır'dan Buenos Aires'e...
Önceki hafta, "İnsan Hakları Sempozyumu"nda bir konuşma yapmak için Diyarbakır'daydım. Bölgeyi uzun süredir görmediğim kadar sıkıntılı ve huzursuz gördüm. Bir taraftan nefes borusuna iyice çöken ekonomik kriz ve ürkütücü sefalet, diğer yandan tüm sorunları "asayiş meselesi" sanan baskıcı bir anlayışın geri dönmesi, insanları iyice bezdirmişe benziyordu. Umutsuz ve sessiz görünüyorlardı.
***
İmkân bulduğum her seferinde yaptığım gibi, bu kez de "sur dışındaki" duruma bir göz attım. Çok yoğun göç aldığı ve gelenler de, kenti sarmalayan surların dışında yığıldıkları için, Diyarbakır "sur içi" ve "sur dışı" olarak ayrılıyor. Ancak, yoksulluk açısından artık bu ayrımın da pek bir geçerliliği kalmamış.
Sur içi de, sur dışı da aynı yoksulluk kaderini paylaşır gibi. Etrafınızı anında saran yoksul çocuklar ordusu, çırpınıp duran çaresiz kadınlar, çamura bulanmış delik deşik asfalt, hareketsiz bir karanlık.
***
Türkiye'deki devlete egemen zihniyet, "ekonomik akıldan" haberdar olmadığı için, her soruna "asayiş problemi" olarak bakar.
Bu biraz da, "elinde çekiç olanın her şeyi çivi olarak görmesi" gibi bir şey...
Toplumsal sorunların ekonomik nedenlerini araştırmak yerine, "basarım tokadı her şey düzelir" mantığı hâlâ bu nedenle iktidarda.. Özellikle de Güneydoğu'da... Gaffar Okkan'ın öldürülmesinden sonra, bölgedeki hava yine kötüye gidiyor. Hukuk tanımaz bir sertlik ve bundan yana olan silahlı bürokratların egemenliği, huzursuzluğu fitilliyor.
***
Toplumların huzurunun pekişmesi açısından demokratik kanalların işletilmesinin "en sağlıklı yöntem" olduğuna asla ve kat'a inanmayan İttihatçı gelenek, bölgenin HADEP'le siyasallaşmasına karşı bir cihat açmış gibi. Halbuki bölge, siyasi kanallarda kendisini duyurmadıkça daha tehlikeli bir hale geliyor. Eğer "terör lobisinin" esiri olmak istemiyorsak bu ürkütücü gelişmeye çare bulmak gerekiyor. Siyasallaşmadan korkarak demokratikleşme olur mu?
***
Zaten de olmuyor. AB'nin baskısıyla Anayasa'yı değiştirip, gözaltı süresini dört güne indirdik ama, bu süre Diyarbakır'da, 1990'da çıkarılan 430 Sayılı Kanun Kuvvetindeki Kararname'nin ilgili maddeleri gereğince "belirsiz bir zaman" süresine çıkmış. Tutuklanmış insanları hapishanelerden alıp alıp götürüyorlar ve onları ne aileleri, ne de avukatları görebiliyor. Ağır havayı daha da ağırlaştıran en son gelişmelerden biri bu.
Üstelik, Anayasa'ya göre, OHAL Kararnamelerinin Resmi Gazete'de yayımlanmasından bir gün sonra Meclis'te onaylanması şart. 430 Sayılı Kararname, on bir yıldır onaylanmamış. Pratik olarak böyle bir kararname yok yani...
***
Nitekim, Cumhurbaşkanı Sezer de, TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu'nu kabulündeki konuşmasında, OHAL'deki bu garip uygulamaya dikkat çekerek "Bu, insan haklarının uygulanmadığını gösterir" dedi. Cumhurbaşkanı da bölgedeki bir yanlışın Türkiye'yi yeniden cehenneme döndüreceğinin farkında.
SP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Bekâroğlu da Başbakan'a konuyla ilgili tüm vahameti sergileyen bir soru önergesi verdi.
***
Türkiye her toplumsal sorunu, "çekiç"le çakılacak "çivi" gibi görmeye devam edecek mi?
Edecekse, Diyarbakır'daki ağır hava Türkiye'yi yeniden saracak demektir. Halbuki, bu sorunların temelinde ekonomik nedenler var. Ekonomi bilmek bir şey değil ama bilmemek felâket galiba...
***
Ekonomik akıldan yoksunluğun en dramatik ve güncel örneği Arjantin. Kimileri IMF'i suçlu olarak ilan etse de Arjantin'i IMF'e muhtaç eden Diyarbakır'dakinden pek farklı olmayan ülkedeki yönetim anlayışıydı. Diyarbakır'dan Buenos Aires'e mekânlar değişse de yeryüzünün ekonomik akla ihanetinin sonucu değişmiyor
|
|
|
|