kapat
22.12.2001
 SON DAKİKA
 EDİTÖR
 YAZARLAR
 HABER İNDEKS
 EKONOMİ
 FİNANS
 MARKET
 TÜRKİYE
 DÜNYA
 POLİTİKA
 SPOR
 MAGAZİN
 SAĞLIK
 KAMPÜS
 İSTANBUL
 NET YORUM
 HYDEPARK
 ANKETLER
 ŞAMDAN
 GOOOOL
 DİYET
 TATLILAR
 SAMANYOLU
 CİNSELLİK
 TELE ŞAMDAN
 WEEKEND
 MELODİ
 ASTROLOJİ
 SARI SAYFA
 METEO
 TRAFİK
 ŞANS&OYUN
 ACİL TEL
 KÜNYE
 WEB REKLAM
 ARŞİV
 
Mesele bir ekip yaratmak..

Londra'ya gün batarken indik.. Swiss Air ile Zürih üzerinden aktarmalı gelerek.. Swiss Air, bir zamanlar dünyanın en iyi servisine sahip hava yoluydu.. Bu tür işlerde servis, herşeyden önemlidir. Swiss Air bunun farkındaydı. Son yıllarda daha iyiler mi çıktı, Swiss Air mi düştü bilmem.. O nerdeyse 24 saat süren 1988 Kore yolculuğumu "Bitmesin" denecek kadar kısaltan Swiss Air ile ilgili tatsız şeyler duyar olmuştum. Hele 11 eylül krizinden sonra iflasını açıklayıp, devlet müdahalesi ile yeniden havalanabildiklerini bilince, doğrusu korkar da olmuştum.. Korkularım boş çıktı.. Dört harika sefer yaptım, gidiş dönüşte.. Yediklerim, içtiklerim, sunuş, servis herşey mükemmeldi. Sadece tüm seferlerde, oyalamak için gösterdikleri kısa komedi filmlerinin hepsinin ayni olması dışında. Dört günde ayni filmi dört kez, ya da bir günde iki kez izlemek hoş olmasa gerek. Film kıtlığı mı var, dünyada?..

Londra'dan Zürih'e gelirken bize hizmet eden kabin görevlisinin bana her defasında Mr. Uluk diye hitap etmesi sadece bu yazıyı yazmam için yeterdi. Adam İsviçreliydi. Beni tanıması söz konusu değildi. Ama işini bilen ve seven bir kişi olarak, müşteriye adı ile hitap etmenin yaratacağı havayı biliyordu. Uçak yolcu listesinden Business Class'ın hangi koltuğunda kimin oturduğunu öğrenmesi hiç de zor değildi. Bir minik zahmetle, bir Swiss Air dostu kazanmayı bilmişti..

Şimdi bunu niye böyle detaylı yazdım.. Özellikle servise dayalı bu tür işletmelerde, isimle hitap çok özel ve güzeldir. O size adınızla hitap eder, siz yakasındaki mini künyede adını okur ona "Mr. ya da Miss Smith" derseniz, birlikteliğiniz çok daha keyifli olur..

"Hey garson.. Hostes hanım.."

"Buyrun efendim!.."

soğukluğu, ya da resmiyeti yanında..

Semih beni doğru Langham Meydanına götürdü.. Hüseyin Özer'in orta sınıfa yönelik Sofralardan sonra, bu defa orta üst sınıf için açtığı Özer zincirinin ilk halkasına.. Şimdi Ankara, Helsinki var. Dubai ve beş daha yenisi de sırada..

İçeri girdik.. Şef garsondan başlayarak, barmenlere, yepyeni bir ekip.. Londra'ya her gidişte Hüseyin'in tüm restoranlarını dolaşıyorum.. Bir gördüğüm görevliyi bir daha göremiyorum.. Durmadan ekip değişiyor.. Hüseyin bu en büyük kusurunu bir türlü gideremedi.. Kendi çalışma sistemi ve kendi kuralları var.. Güzel.. Bunlar otelcilik okullarında öğretilmiyor. Hüseyin öğretiyor.. O zaman sabırlı olacaksın. İyi bir servis elemanı, hele senin kafana göre, enaz iki yılda gelişir. Bu sabrı gösteremezsen, üç ayda, altı ayda bir hep sıfırdan başlarsın, hep de şikayetçi olursun.

Hüseyin, Londra'da iş hayatına komi olarak başladı. Kimbilir ne yanlışlar yapıyordu.. Ama sonradan emekli olurken, kendisine lokantasını devreden patronu, Hüseyin kadar sabırsız olsaydı, acaba bugünlere gelebilir miydi, diye düşünüyorum..

12 yıldır, Paris'te Bar de Theatres'a giderim.. Yılda bir falan.. Her defasında beni Marcello karşılar, her defasında "Ooooo. Hıncal Bey" der.. O böyle dedikçe de ben başka yere gitmem.. Sadece 12 yıldır orda değil, Marcello ve geri kalan hemen hepsini tanıdığım Bar ekibi.. Marcello anlatır..

"Ertekin Bey gelir şu masaya otururdu. Burası Paris'in ünlü terziler sokağı ya.. Dizaynırlar gelir, Ertekin'in o gün hangi renkleri yan yana getirdiğine bakarlardı, fikir almak için.."

Ertekin'in Paris yılları, nerdeyse milattan önce.. Ömürleri orda geçmiş Marcello ve arkadaşlarının yani..

İşin ruhu bu.. Görünen eleman.. Hatta şeften önemlidir, sipariş alan ve önünüze koyan.. Şefi görmezsiniz. Tadarsınız.. Ama o servis elemanıdır, size yeniden gelme, ya da gelmeme kararı verdiren.. Beni televizyondan tanıyorlar. Kim gelirse gelsin "Hoşgeldiniz Hıncal Bey" diyor.. Sıkıntım yok.. Ama belli başlı, devamlı müşterilerin hepsine adıyla hitap edilmeli.. Müşteri de onları adları ile bilmeli.. Barmen, garson, şef diye değil..

Başarının, başarıda devamın sırrı, takım oyununda.. Galatasaray, dünyanın en ünlü adlarından oluşan birbirinden dev listelerle oynarken "Onlar paralı ve durmadan değişen askerler.. Biz takım oyunu oynuyoruz. Biz favoriyiz.. Biz kazanacağız" diyordum hep.. Uçtuğumu söylüyorlardı.. Ama önce UEFA, sonra Süper Kupa, takım oyununun önemini ortaya çıkardı. Terim'in en büyük başarısı, bir takım yaratmasıydı..

***
Özer tıklım tıklım dolu.. Öyle ki, önceden Hüseyin haber vermemiş diye bize bile masa bulamadılar. Uzun süre boş masa bekledik. Eskiden yüzde 95 İngiliz gelirdi. Şimdi Türkler de başlamış.. "Bizi Türklere sen tanıttın hocam" diyor, Hüseyin.. Eh, bir nebze.. Ama işi iyi yaptın mı, kimse yazmasa da duyulur.. Bu restoran, kafe işlerinde, kulak gazetesi kadar hızlı, yaygın ve etkili iletişim aracı yoktur..

Yeter ki sen iyi yap..

Hüseyin de iyi yapıyor..

UYGARLIK VE ADALET
Leeds Unitedli iki ünlü futbolcu Jonathan Woodgate ve Lee Bowyer, Pakistan asıllı bir İngiliz çocuğunu fena halde dövmek suçundan uzun süredir yargılanıyorlardı. Bowyer mahkum oldu. Olayı başından beri özetleyen bir yazıyı Daily News'da okuyorum. Yazının içinde, Bowyer'in yaşamını anlatan kronolojik bir liste var. Ona bakarken, bir yerde çakılıp kaldım.. İki minik satırdı bunlar.. Minik ayrıntı.. Ama İngiltere'nin niye uygar ve batılı ve bizim niye az gelişmiş ve şarklı olduğumuzu kanıtlamaya yetecek kadar dev bir ayrıntı..

"9 nisan 2001, pazartesi: İlk duruşma bir gün önce bir pazar gazetesinde çıkan peşin hükümlü bir yazı dolayısı ile ertelendi."

Düşünebiliyor musunuz, İngiltere'de hiç kimsenin ciddiye almadığı bir Pazar gazetesinde bir gün önce çıkan bir yazı, yargıcı etkileyebilir, adalete gölge düşürebilir diye mahkemenin ertelenmesine sebeb oluyor..

Ve de başından beri, ülkemize bakın. Dinç Bilgin'in her mahkeme günü, bu ülkede bir takım gazeteler, tamamen peşin hükümlü, Bilgin'i suçlu ilan eden, bununla da yetinmeyip, doğrudan duruşma yargıcına yönelik, onu tahrik, hatta aba altından sopa göstererek, tehdit eden sayfalar ve yazılarla yayınlanıyor. Hiç kimsenin umurunda değil. Hiç kimsenin adalet duyusu rencide olmuyor.

İngiltere'de görüşülmekte olan dava hakkında fikir beyan edilmeyeceğine dair yazılı bir anayasa yok üstelik. Bizde var.. Bizde bunları yapmak, anayasayı ihlal suçu..

Ama işte öbür gün, pazartesi, Dinç Bilgin bir kez daha yargıç önüne çıkacak.. Maddi gücünüz varsa, tüm gazeteleri takım olarak alın ve bir anayasa suçunun, nasıl böyle pervasız, nasıl böyle yaygın ve nasıl böyle devamlı ihlal edildiğini kendi gözlerinizle görün..

Yargı bağımsızlığı demokrasinin, adalet devletin temelidir.

O zaman yargıya, adalete durmadan gölge düşüren bu anayasa suçunu ısrarla görmezden gelmek nedir, sayın "Cumhuriyet" savcılarım!..

Mahkemelere ne gerek var. Bırakalım, meslekdaşları (!) Dinç Bilgin'i assınlar..

Tecelli'den Abuzittin'e mektuplar
Abuzittinciğim, Trakya ile Anadolu'da kış kışlığını yapıyor ama Ankara ile İstanbul'a iki santim kar yağdı mıydı kocaman iki şehir patinajda! Allah saklasın savaşa girsek, ertesi gün de kar yağsa, Ankara ile İstanbul teslim!

Gökten ilk kar tanesi düşerken hemen okullar tatil ediliyor. İyi hatırlıyorum, eskiden, neredeyse dizimize kadar kara bata çıka okula giderdik. Servis mervis de yoktu üstelik.. Ankara'da eksi 15 veya 20 olmadan okul mokul tatil edilmezdi. Şimdiki çocuklar mı çok çıtkırıldım yoksa yöneticiler mi yufka yürekli nedir, ilk kar tanesi yere düşmeden okullar tatil.

Zaten, milletçe tatil meraklısıyız.. Ramazan Bayramı 3 gün, Kurban 4 gün.. Halbuki deniliyor ki çektiğimiz sıkıntıların en büyük nedeni yeterince üretememek. Tatilden üretmeye vakit yok ki.. Biz maşallah sadece üremesini becerebiliyoruz. Tatilde hele ekonomik kriz de varsa, zaten başka ne yapılabilir ki?.

Şimdi şu Telekom'un haline bak. Hizmet üretip para kazanacak. Şu anda biliyorsun zararda.. Niye zararda ufak bi örnek: Eski Ankara-İstanbul yolu üzerinde Eryaman diye bi mahalle yapıldı. Mahalle değil koca bi şehir! Hala da bi sürü inşaat var. Alt yapısı düzgün.. Telefon, kablo tv, doğalgaz hepsi tamam. Yeni binaların bütün odalarında telefon, kablo tv girişleri var. Doğalgaz boruları estetik biçimde yerleştirilmiş, insanın gözüne batmıyor. Binalardaki yangın muslukları filan dörtdörtlük. Kısacası bütün sistemler hazır.. Ama çalışmıyor.. Biri gelip bir düğmeyi mi çevirecek yoksa, tornavidanın ucuyla bi yere mi dokunacak ki, toprak altından binalara kadar gelen enerji veya akım her neyse, dahili hatlara aktarılsın. Bi türlü yapılamayan bu.. Telefonda, kablo tv'de millet kuyrukta. Yap bağlantıyı aboneleri yolmaya başla! Hayır, insanlar aylardır "yolunmayı" bekliyor.

- Gittim sordum.. "Bu bağlantılar 20 günden önce yapılamaz" dediler.

"Niye?"

"Eleman yok!" Esasında eleman dolu da, onun bunun teyzesi halası dolayısı olduğundan işten anlayan az. Öyle oturuyorlar. Allah selamet versin bi çoğunu da Öksüz giderayak almış. Bari eğitin bunları.. Dağıtım panosundan evdeki tesisata bağlantı yapmak herhalde, 4 yıllık teknik okul diploması gerektirmez.. 4 günde öğrenilecek bi iş. Hayır! Bayram tatili, kar tatili, efendim eleman yok mazereti (kablo TV'yi de müteahhitlere vermişler.. Onlar da başka bi alem) Telekom uykuda.

Bunlar sokaktaki adam, yani benim gördüklerim. Bi de içerdeki adamlara sormalı.. Kim bilir neler oluyordur?

Bu kafayla Telekom kâr edebilir mi? Zaten hatırlıyor musun Derviş'le Öksüz tartışırken Bahçeli ne demişti: "Bunlar, ufak tefek pürüzler" "Ufak tefek pürüzler"in memlekete 25 milyar dolara patladığı söyleniyor.

Ben de ne ufak tefek şeyleri konu yapıp sana yazıyorum değil mi kardeşim.. "İhtiyarlık" de "Bunaklık" de ne dersen de..

Münasip yerlerinden öperim Abuzittin'ciğim.

Kardeşin Güneş

BİZİM DUVAR
Ortalık bembeyaz ama adı karakış.

Hakan&Utku

SEVDİĞİM LAFLAR
Doğa hiçbir zaman bizi aldatmaz, birbirlerini aldatan her zaman insanlardır.

J.J. Rousseau

TEBESSÜM
Fıkra Erkin Usman'dan

Temel'e sordular: "Ünlü olduğunuzu ne zaman anladınız?"

Temel bir iki düşündü ve yanıtladı:

"Bir gece eve geldim. Anahtarı bir türlü bulamadım. Çok sıkışmıştım. Evin duvarına döndüğümde, yoldan geçen biri 'Utanmıyor musun Temel'in duvarını kirletmeye' diye bağırdı."



<< Geri dön Yazıcıya yolla Favorilere Ekle Ana Sayfa Yap

Copyright © 2001, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır