
Yılın hediyesi: Aşk kelepçesi
12 Mart ve 12 Eylül'ün çocuklarıyız ve üniversiteler de polis
kolejine benziyor ya... Kelepçe filan dendi mi, tüylerimiz diken
diken olur; sanırdım... Yanılmışım: Müşterilerin talebiyle Metro
Grossmarket cop ve kelepçe satışına başladı.
Cop tamam da, kapkaççılar filan, kelepçe neyin nesi oluyor? Yoksa
kelepçe haberleri yazıişleri masasına geldiğinde arkadaşlarla
birlikte erotik bir öykü dinlemişcesine gülümsemeye başlamamız bir
şeylerin işareti mi?
Kelepçe haberi de bol hani. Son olarak şarkıcı Britney Spears 727
dolara gümüş kelepçeler aldı popçu sevgilisi Justin Timberlake'e. Hem
de, "Justin bunlara bayılacak" diyerek.
Peki 727 doları (1 milyar lirayı aşıyor) pahalı mı buldunuz? Jennifer
Lopez de 20 bin dolara, mücevherlerle süslü Gucci kelepçeler almamış
mıydı? Dikkatinizi çekerim: Bu kelepçe haberiyle, prodüktör sevgilisi
Puff Daddy'den ayrılmadığı haberi aynı anda medya piyasasına
sürülmüştü.
Kelepçeye takılanlar sadece sadomazo kültürünü transfer eden
modacıların kurbanları değil elbette. Batı'da bu yılbaşı en çarpıcı
10 hediyesinden biri, zaman ayarlı aşk kelepçeleri! Özellikle
balayına çıkacak yeni evlilere tavsiye ediliyor. Bir kere taktınız
mı, 7 saat çıkaramıyorsunuz. Bunların bir de 'kör randevu' modelleri
var. Görücü usulüyle tanıştırılan çiftler takıyor: 3 saatlik. Yemeğe
çıkmak ve evde bir kahve içmek için yeterli süre. Sonra çıt! Kilit
açılıyor. Ya yarın erken kalkmalıyım diyerek sıvışıyorsunuz ya da
saati yeniden kuruyorsunuz. Çıt!
Neyse... Bir yanda "Aşkın mahkumu olun" diye pazarlanan bu şık
kelepçeler... Diğer yanda, "Ne o adamım, kelepçeler sıkıyor mu?
Yeniler de ondan. Biraz tak, zamanla gevşer. Ha, ha, ha!" şeklindeki
soğuk polis esprileri. Tezata bakar mısınız?
Ama benim aklım hâlâ bizimkilerde: Polislerin ve moda delilerinin
kelepçelerle ne yaptığını biliyorum da... Bizim Türkler'in ne gibi
işler çevirdiğini henüz çözebilmiş değilim.
DULCINEA'NIN 'YUMUŞAK' ELİ
İstiklal Caddesi Meşelik Sokak'taki Dulcinea kafe-barın,
dekorasyondan mönüye, mekan organizasyonundan müziğe, değişikliklerle
kışa girdiğini duymuştuk. Yerinde görelim dedik, gittik.
Akşam saatlerinde caz çalıyor. Standartların cool yorumları... Bize
uyar! Yemek de yesek... İşareti verdik. Garson "Ne arzu edersiniz"
diye geldi. Sırtımda bir el hissettim. Tamam, kaşe ceketimin tuşesi
iyidir de, garson beyle anında yumuşak temas, aşırı samimiyet girmez
mi? Neyse ve nedense terslemedim. Ne yiyelim? Kuzu incik
'doyurucu'ymuş. Olur...
Kare tabak geldi. Süsü yerinde: A la Changa! Peki nerede bunun
inciği? Eşeledim rizotto taklidi yapan lapa pirinçleri. Ve bulup
saydım: Bir, iki, üç lokma. İdeal kiloma insem dahi (ki şimdi
başlasam bir buçuk yıl alır) kesmez. Bira içsek bari... Yine o
garson, yine sırtımda o el: "Ne arzu edersiniz?" E bunu arzu etmem!
Karşımda sarışın, mavi gözlü kadın oturmasa anlayacağım da bu
teklifsizliği... Laf edeceğim, gaf sanacaklar. Mızıkcılık etmedim ama
oyuna da katılmadı.
John Coltrane ile Miles Davis'in etkisiyle mi? Yoksa nostaljiye
sığınıp sakinleşmek için mi? Bilmiyor ama Edip Cansever'in 'Sona
Kalsa' şiiri düştü aklıma:
'Bir elimde elma, elmada bir el'
Diyorum
Hayretle bakıyor yüzüme
Bir bardak bira içiyor, çekip gidiyor az sonra.
Bir daha gider miyim Dulcinea'ya? Elbette. Tabii müziğin ve rahat
ortamın hatırına. Ancak ikinci sefer için kararlıyım: Duvar kenarında
uzanan, yumuşak kanepeye oturacağım. 'Elde bir sırt' olmamak için!
İLK PENALTIYI HALDUN TANER ATMIŞ
Bizim meslekte sık sık başımıza gelir: "Ah, neden ben daha önce
düşünemedim!" Daha beteri, düşünüp de yazmamaktır. Örneğin Haluk
Şahin, "W, X ve Q harflerini alfabemize alalım" diye yazdığında... Ve
bu yazı büyük ilgi görüp tartışıldığında kafamı 'hard disc'lere
vurmak istemiştim. Çünkü ondan bir ay evvel aynı şeyi düşünmüş; bir
ara yazarım diye konuyu çekmeceye kaldırmıştım.
Daha önce de yaşadım benzeri bir duyguyu. Bir köşe yazarı (kim
olduğunu inanın hatırlamıyorum, bilsem utanır, yazmazdım bunları)
Peter Handke'nin Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi adlı kitabını
konu etmiş ve şöyle demişti: "Pınaltı sırasında asıl endişe eden
kaleci değildir ki. Kimse golü yedi diye kaleciyi eleştirmez. Ama ya
atacak olan? Eğer kaçırırsa, taraftar dünyayı başına yıkar. O halde
doğrusu 'Penaltıcının endişesi' olmalı."
Ne harika bir saptama değil mi: O güzel kitaba, değerini düşürmeden,
koca bir soru işareti koyuyor.
İşte hayat böyle mesleki kıskançlıklarla akıp giderken... Haldun
Taner'in Devekuşuna Mektuplar adlı kitabı geçti elime. Karıştırdım,
biraz okudum, sonra takılıp kaldım. Derkeeen... Aa! 75'inci sayfada
'Penaltı Sırasında Kalecinin Korkusu' başlıklı bir yazı çıktı
karşıma. Evet Handke'den söz ediyordu Taner. Alman TV'si kitaptan
hareketle çekilen filmin sonunda, kaleci Maier ve penaltı ustası
Netzer ile yapılan röportajı yayınlamış. Maier, penaltı sırasında çok
rahat olduğunu, rastgele bir köşeye atladığını, Netzer ise heyecandan
bacaklarının titrediğini söylemiş.
Bu bölümü bitirir bitirmez kitabın yayınlanış tarihine baktım: Ocak
1977. Vay canına, diye düşündüm, bazılarının sıkı bir arşivi var
demek ki! Eskiden hakikat kıvılcımı, fikirlerin çarpışmasından
doğardı; artık fikirlerin çalınmasından doğuyor.
EN KISA İTİRAFLAR
Sait Faik, Ahmet Rasim, Ref'i Cevat Ulunay gibi üstatlar kısa kısa
cümlelerle koca bir dünya kurarlardı. Şimdi ise başı sonu belli
olmayan uzun cümleler attırmak matah bir şey sanılıyor. İtiraf.com'da
yayınlanan mesajların en kısa olanlarından minik bir derleme yaptım.
Üç beş kelime ile ne çok şey anlatılabiliyor! Okuyalım:
Popom lömbür lömbür! (betsyyy; kadın; 17; İstanbul)
İç don giyen kocamdan nefret ediyorum! (gülamber; kadın; 26; İzmir)
Yaşasın! Baldızım geliyor :) (Nisa; erkek; 31; Ağrı)
Kaşlarımı alıyorum. (ayykızmine; erkek; 31; Ankara)
ÇAPKININ MAZERETİ
Hizmetçisini öperken eşine yakalanan Groucho, durumu kurtarır: "Ne
bozuluyorsun karıcığım? Tüm yaptığım kızın ağzına fısıldamaktı..."
|