Londra'da masal gibi günler..
Dönüşümde tele sekreterimde bir not buldum.. Mustafa Taviloğlu bırakmış.. "Sen ne akıllı adamsın, tam zamanında Londra'ya kaçtın.. Burası felaket" diyor..
Hani o, adı söylenince insanın aklına, bitmez tükenmez, yağmur ve sisin geldiği Londra'da nasıl pırıl pırıl, nasıl güneşli günler.. Hatta, beni hava alanından alan, Semih, sevgili dostum Hüseyin Özer'in yardımcılarından Semih "Hıncal ağabey, tehlike sinyalleri var.. Londra kuraklık çekiyor. Biraz daha yağmazsa, ne olur bilemeyiz" dedi. Yağmur ülkesi Londra'da ne zamandır yağmur yok.. Kurak denen Türkiye'yi seller, felaket yağdırarak, götürüyor.. İstanbul'da yağmur, kar, tipi birbirine karışmış, insanlar başlarını sokağa uzatamıyorlar..
Dünya tersine mi dönmüş ne?.. Dönmüş, dönmüş.. Sadece Allahtan değil, kuldan da dönmüş.. Bu gördüğüm, gezdiğim Londra sokakları yanında, hani o benim iki günde bir umutsuz yazılar yazdığım İstanbul'unkiler bal dök yala, temiz kalır.. O dünyanın en ünlü, o İngilizlerin pek gurur duydukları Oxford Caddesinde, inanın izmaritlerden kaldırım taşlarını göremiyorsunuz.. Londralılar bu kadar sigara içemez yahu.. Sanki biri getirip, bütün dünyanın kül tablalarınını buraya boşaltıyor, Allah sizi inandırsın.. Tiyatrodan çıkıyorsunuz.. İçiniz iki adım yürümek çekiyor, rüya semti Covent Garden'da iki adım yürümek için.. Her köşe başında, eski Nişantaşı manzaraları.. Yığılmış çöpler.. Daha ilk adımda memleket hasretimi gideren bir dev çöplük olmuş Londra..
Bir zamanlar Margaret Thatcher, Londra'nın pisliğini göstererek, TV'lerde "Bu ülkenin başbakanı olduğuma utanıyorum" diye bağırıyordu. O Londra da, bunun yanında bal dök yala..
O temiz, o centilmen, o asil, o burunlarından kıl aldırmayan, o mağrur İngilizler bu pisliğin içinde nasıl rahatsız olmadan yaşıyorlar, anlamak mümkün değil..
Dünya tersine dönünce, herşeyi ile dönüyor demek.. Allah hepsini birden vermiyor..
Pis mis.. Hava bize yürüme imkanı verdi.. Ceketle dolaştık, gocuğu giyemeden.. O kadar güzel..
Şimdi, tabii Mudo'nun bilmediği.. Biz Londra'ya, aklımız daha uzun olduğu için gitmedik.. Tamamen tesadüf.. Taa başından anlatayım biraz..
Geçen yıl, hani Marlo Morgan Bir Çift Yürek'i imzalamak için Türkiye'ye gelmişti de, ben de onu Türk mutfağını tanısın diye Sofra'ya götürmüştüm.. Sevgili Dostum Funda'nın (Bey) Hüseyin'le birlikte açtığı Taksim'deki şirin lokantaya.. Tabii Avustralya çöllerinde yerlilerle, akrep, yılan yemekten anası ağlamış Marlo, kendini cennette sanmıştı.. O parmaklarını yerken, biz de Hüseyin'le sevgilisini konuşmaya başlamıştık.. Londra Hüseyin'in sevgilisidir.. O Londra'nın, yağmurunu "Sevgilim duş yapıyor, ben de ona havlu tutuyorum" diye anlatacak kadar romantik, ya da sapık (Artık hangisini beğenirseniz) tutkunudur.. Ben de Londra'nın tiyatrolarının, özellikle müzikallerinin..
"My Fair Lady başlıyormuş" dedim.. "Baharda" dedi.. "O zaman hazır ol, mutlak geleceğim" dedim.. Marlo "Ben de gelirim" diye lafa girdi.. Yahu Amerika'nın göbeğindeki Kansas City nire?.. Londra nire.. Gülüştük.. Bitti.. Ben de unuttum gitti.. Şartlar aniden öyle değişti ki, değil Londra, Kapıkule'ye gidecek halimiz yok..
Kasım sonuna doğru, Qualiflyer diye bir uçuş gurubu var, Swiss Air başta, bir uçak şirketleri gurubu. THY de içindeydi bir zamanlar.. Her uçuşta puan veriyorlar size.. Biz THY ile uçarken, puanları biriktirmişiz.. Dediler ki, "Hıncal Bey, 56 bin puanınız var, 31 aralığa kadar kullanmazsanız yanacak.."
"Ne işe yarar 56 bin puan" dedim.. "İki Avrupa bileti.. Business Class.. Hiç değilse birini kullansanız, ötekini gelecek yıla aktarabiliriz.."
Derhal Londra ayırttım.. Hüseyin'i aradım.. "Tiyatro programını faksla" diye.. Sekreteri Esin sağolsun hemen faksladı.. Aaaa.. Sadece My Fair Lady değil, ilk göz ağrılarımdan Kiss Me Kate de var.. Bir de fevkalade ilginç bir oyun.. Adını okuyunca anlayacaksınız niye ilginç olduğunu..
"The Vagina Monologues/Vajina Monologları!.."
Üçünün de siparişini verdim ve birden aklıma geldi.. Marlo ile konuşmuştuk ya hani.. O da şakadan "Ben de gelirim" demişti ya!. Hava atmak için bir e-mail çektim.. "Haa. Haa.. Ben Londra'ya My Fair Lady seyretmeye gidiyorum" diye.. Daha o akşam yanıt geldi.. "Hüseyin'e söyle, bana da bilet bulsun. Ben de geliyorum.."
Vay anasını Sayın seyirciler.. Vay anasını..
***
Gerisi gelecek tabii.. Londra'daki masalsı günleri, oraya gidemeyen, belki de hiç gidemeyecek olanlar için mümkün olduğunca canlı gibi anlatacağım ki, kendilerini gitmiş gibi hissetsinler..
"Hissetmek.." Bu sözcüğe dikkat.. Marlo, bir yemekte bize bu kelimenin anlamını, Bir Çift Yürek'e konu olan Avustralya yerlilerindan naklederek, öyle unutulmaz anlattı ki..
Yarın..
Sezer'in hakkı Sezer'e!..
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in, İstanbul Üniversitesi Rektörlüğüne yaptığı atama alkışa layıktır. Sezer, Prof. Kemal Alemdaroğlu tercihi ile, duygularını değil, demokrasi ve hukuk anlayışını ön plana çıkarmıştır. Dileriz, bu şahsında yeni bir dönemin başlangıcı olur, bundan böyle tüm karar ve konuşmalarında, ayni soğukkanlılık, sağduyu ve olgunluğu gösteririr.
İstanbul Rektörlüğü seçimini, çok çirkin bir ortama sürükleyen, Alemdaroğlu'nun rakiplerinin, belden aşağı vurarak harekete geçmesi oldu. Rektörün, Atatürk İlkelerinden ödün vermez tavrı, özellikle, (Türbanı, ya da baş örtüsünü değil, doğrudan siyasal İslam'ın simgesi) sıkma başı Üniversiteden içeri sokarak, büyük bir psikolojik zafer kazanma peşindeki siyasal gurupların ve bunların destekçisi, sözde solcu, sözde liberal, sözde demokrat entellerin tüm uğraşlarını boşa çıkarması, onu, saydığımız kitlenin boy hedefi yaptı. Alemdaroğlu'nun kellesi, yeni zafer hedefleri oldu.
Ancak İstanbul Üniversitesi Öğretim üyeleri, herşeyi en yakından ve en içinden bilenler, bu oyuna gelmediler. Alemdaroğlu'nu geri kalan adaylarının oylarının toplamı nerdeyse katlayarak desteklediler.
Yasa gereği en fazla oy alan 6 aday YÖK'e gitti. İşte burada, Sezer'in, YÖK Başkanı Kemal Gürüz'ün elini kolunu bağlamak için yaptığı seçimlerle, nasıl militanların bu kurula girdiği ortaya çıktı. 1268 oy alan Alemdaroğlu YÖK'te, 13 oy alan Dinçer Uçak'ın ardından ikinci sıraya düştü.
Ama Sezer, YÖK'ün değil, Üniversitenin sıralamasına saygı duyarak, oyuna gelmedi. Alemdaroğlu yeniden rektör oldu.
***
Şimdi şöyle düşünebiliriz..
YÖK de, Cumhurbaşkanı da, Üniversitenin seçimine saygı göstermek zorunda iseler, o zaman kanun koyucu, niçin, araya YÖK ve Cumhurbaşkanı aşamalarını koydu. Neden seçimi tek dereceli yapmalı..
Sıralama yapmak YÖK'ün tercih etmek Cumhurbaşkanı'nın olunca, YÖK'ün üçüncü, Cumhurbaşkanı'nın ikinci sıradakini tercihi niçin eleştiriliyor, niçin tartışma yaratıyor?.
Ya da şöyle denebilir?.
Üniversitede ve YÖK'te seçimler, oy pusulası yerine bilgisayara verilse ve bilgisayara, "Üniversite seçiminde en fazla oy alan altı adayı alfabetik sıra ile açıkla.. Kaç oy aldıklarını gizle.. YÖK ve Cumhurbaşkanı tercihlerini etki altında kalmadan yapsın" komutu verilse, YÖK'teki seçimde de, ayni sistem uygulansa ve kamuoyu, gerek Üniversite, gerekse YÖK oylamalarında kimin kaç oy aldığı ve kaçıncı olduğunu bilmese, o zaman Cumhurbaşkanı çok daha sağlıklı tercih yapabilir, bugünkü tartışmalar da doğmazdı..
Yani, sistem, Üniversite altı aday seçer. YÖK bunu üçe indirir. Cumhurbaşkanı da bu üç arasından atamayı yapar, olsaydı..
Olsaydı, diyoruz.. Çünkü öyle değil.. Çünkü kanun koyucunun esas düşüncesi demokrasi.. Kanun koyucu, seçimi Üniversitenin yapmasını istiyor. "Her üniversite kendi yöneticisini seçsin" diyor.. Peki o zaman YÖK ve Cumhurbaşkanı aşamasına neden gerek duyuluyor?..
Sistemi sigortalamak için..
Neye karşı?..
Diyelim Güney illerimizin bir üniversitesine PKK, ya da El Kaide yanlıları sızdılar. Çoğunluğu ele geçirdiler, bölücü ya da karşı devrimci birini rektör seçtiler.. "Hayır seçemezsiniz.. YÖK bu adayı eleyebilir.."
Peki seçim niye YÖK'te bitmiyor?.
Çünkü, YÖK de, aynen bugünkü kurul gibi, kişisel kin, nefret, öfke, sempati ve antipatileri ile seçim yapabilir. İkinci sigorta, yani reassürans da, Cumhurbaşkanı..
Bilmem anlatabildim mi?.
Türkiye'nin bugünkü koşullarında bu çifte sigorta, doğru ve haklı..
***
YÖK, Prof. Alemdaroğlu'nu liste dışı bıraksa, kabul edebilirdim. "Demek Alemdaroğlu hakkında şimdilik açıklamak istemedikleri bulgular elde ettiler" diyebilirdim. Hayır öyle yapmıyorlar. Onu gene rektör adayı gösteriyorlar, ama aldığı 1268 oyu hiçe sayıp, 2000 seçmenden sadece 13'ünün oyunu alan birinin ardından.. Bunun adı en hafifinden demokrasiye karşı saygısızlık. Ve de ayıp..
Üstelik kendilerini de fevkalade küçük düşürdüler, komik oldular. Bundan sonra YÖK koltuklarında nasıl oturacaklar acaba?..
Ya hırsızın suçu?..
Dün ben spor yazınca, Erdal önce davrandı.. Elleri dert görmesin.. "İstanbul kara teslim" başlıkları ve sayfaları yapmaya, devleti suçlamaya ne kadar meraklıyız..
Madde bir.. Dünyanın en ileri ülkelerinin en büyük kentleri de karar teslim olur.. Doğaya teslim olmayacak hiçbir güç yoktur.
Madde iki.. Yollardaki insanı deli eden tıkanmanın sebebi, yollar değil, o koşulları bile bile zincirsiz, kabak lastikle yola çıkan, çıktığı yetmiyor, bir de bile bile rampa denemeye kalkan, geri zekalı, saygısız, düşüncesiz vatandaşlarımızdır.
O gece yollarda parmakla sayılacak kadar az araba vardı.. Ama rampalar ve viyadüklerde patinaj yapıp kalan arabalar, yollara adeta barikat kurdular ve tıkanma başladı. Bu sırada, arabasını yolun ortasında, hem de yanlama bırakıp giden sorumsuzlar da olunca, kent belli bölgelerde kilitlendi, zamanla arkalarda yığılmalar oluşunca, iş işten çıktı.
Çıkaran devlet değil, bizleriz.. Biz vatandaşlar..
Bir her türlü haltı edelim.. Sonra "Burda niye tıkandık" diye devlete sövelim..
Yok yahu..
Haa, devletin kabahatı var. Ama o gece değil.. Başından beri.. Direksiyon başına oturan eşeklere, bugüne dek karışmayan, göz yuman ve adeta "Bura dağbaşı, bildiğinizi yapın" mesajını veren İstanbul trafik müdürlüğü.. Bu kentli, burada bir Trafik yönetimi olduğunu hissetse, karlı gecede o kadar pervasız ve o kadar donanımsız, direksiyon başına geçebilir miydi?.
İstanbul'da trafik otoritesi kalmamış. Sorun bu.. Bu da, dedik ya, gecelik değil.. Ezeli..
Ah bu züppelik!..
Fazıl Say'ın reklamda ne işi varmış.. Niye "Tarkan'ın reklamda ne işi var" yok da, Fazıl Say var?.. İşte bu bir takım klasikçilerin züppeliğinden.. İşte klasik müzik niye halka inemiyor, bu züppelikten.. İstiyorlarki, Fazıl hep bunlar için çalsın.. Gecekonduya çalarsa olmaz.. Klası düşer.
Hadi ordan..
Fazıl sayesinde Türk Marşını bugün bütün Türkiye öğreniyor.. Dahası, Mozart'ın bu marşı Mehter'den esinlenerek yazdığını öğreniyor.. Hani o bizim entellerin aşağıladıkları Mehter'in Mozartlara, Beethovenler nasıl ilham kaynağı olduğunu öğreniyor..
Ne muhteşem konserdi o, Cumhurbaşkanlığı Senfoni ile Mehteranın Viyana'da, nur içinde yatsın Hikmet Şimşek yönetiminde, birlikte Türk Marşı çalmaları ve dünya klasik müziğinin merkezinde ayakta alkışlanmaları..
Devam Fazıl devam.. Her reklamda, bu halkın tümünün kolay dinleyeceği, Hafif Klasik Müzik örnekleri çalarak, bu ülkede klasik müzik sevgisi yaratan bir misyoner görevi yüklenebilirsin.
Bu ülke televizyonları, klasik müzik çalmaz. Ama reklam diye, parasını verirsen çalarlar.. Seçtiğin yol da doğru.. Alnından öperim!..
BİZİM DUVAR
Yağmur yağdı felç, kar yağdı felç. Bakalım İstanbul ötenazi hakkını ne zaman kullanacak?
Hakan&Utku
TEBESSÜM
Fıkra Mustafa Cesur'dan
Delikanlı kız arkadaşını gece yarısı bırakırken bir teklif alır;
"Çay içmeye ne dersin?"
"Bana iki dakika müsaade et" der delikanlı... "Nöbetçi eczaneden bir koşu çayın yanına gidecek birşeyler alayım..."
SEVDİĞİM LAFLAR
Kör ata ha göz kırpmışsın, ha başını sallamışsın.
İngiliz atasözü
|
|