Henüz taşranın, Ankara egemenliğini ele geçirip, İstanbul Dükalığı'nı hızla çürük bir kalbura çevirmediği dönemlerde; İstanbul basınındaki 2. Meşrutiyet'den kalma, anlı şanlı köşe yazarları; her Şeker Bayramı ile Kurban Bayramı'nda, çocukluklarındaki eski bayramları yazarlardı ballandıra ballandıra...
Yaşlandıkça insana, gençlik yıllarındaki dünya çok daha güzel, çok daha çekiciymiş gibi görünür.
Oysa yaşlılar, farkına varmadan gençliklerini özledikleri için; övgüsünü yapıp dururlar geçmişte kalmış yılların...
Bugünkü 20 yaş kuşağı da, 70'ine geldiğinde; bugünleri övecek, özlemini çekecek bugün yaşadıklarının.
Hadi biraz da ben söz edeyim, benim çocukluğumun bayramlarından... Annemin anne tarafından büyük babası, Rufai Dergahı Şeyhi Kırkanahtarlı Hacı Mustafa Efendi'nin ilk hanımından 1, ikinci hanımından da 6 kızı olmuştu...
Hacı Mustafa Efendi, kızlarını evlendirirken, her birine bir köşk armağan etmişti; biri Bostancı'da, biri İçerenköy'de, üçü Çamlıca'da, biri Göztepe'de... Birine de, kendi oturduğu konağı vermişti...
Sonradan bu köşkler; olmadık miras kavgalarıyla, akraba dargınlıklarına neden oldu ve bazıları da, evdeki yaşlanmış beslemelere kaldı..
Her neyse...
Çocukluğumda bayramları; Göztepe'den, Çamlıca'daki teyzelerle enişteleri ziyarete giderdik.
Henüz daha elektrik gelmemişti Göztepe'ye.
Aynı zamanda Mareşal Fevzi Çakmak'ın köşkünün de bulunduğu Taşmektep Sokağı'ndaki havagazı fenerlerini; her akşam, ucundan küçük alevlerin çıktığı uzun saplı meşalesini omuzunda taşıyarak yürüyen, fenerci yakardı tek tek...
Vazgeçtik radyoyu, televizyonu; önlü arkalı çalınan her plaktan sonra, iğnesi değiştirilen ve özel kurgu anahtarıyla yeniden kurgulanan gramofon, çok büyük bir lükstü...
Bayramları, Göztepe'nin arka tarafındaki Merdivenköy'ü geçerek; dik yokuşlu, toprak kırsal yollardan; bir hafta öncesinden özel tutulmuş, tenteli, atlı bir arabayla gidilirdi Çamlıca'ya; hem de gece yatısına... Aynı gün geri dönülemeyeceği için...
O nedenle de gerek annem, gerek ciciannem; gecelik entarileriyle, terliklerini beraberlerinde götürürlerdi...
Geceleri yüklüklerden çıkarılan yer yatakları serilirdi misafir odalarına...
Özlenecek ne tarafı vardı ki çocukluğumun bayramlarının? İlk gençliğimin bayramlarında ise, babamın görevi Ankara'da olduğu; ben de, hafta tatillerinde dahi eve çıkmayan "bekar öğrenci"lerden olduğum için, okulda kalırdım...
Sabahları İstanbul'un içinde uzun yürüyüşlere çıkar, öğleden sonra da Beyoğlu sinemalarından birine giderdim..
Farkına varmadan o yaşlarda başlamıştım yalnızlığı talim etmeye. Tek avuntum Yeni Adam dergisine yazı yazmakla, haftalık dergilerin "genç hevesler" sütununa, şiirler yazıp göndermekti...
Liseyi bitirdiğim yıl onları, "Üçüncü Mevki" adlı bir kitapta toplamıştım..
"Kavakyelleri ve Kasırgalar"ın sonunda, tatlı bir anı olarak yeniden basıldı bu yılın başında da..
Eski bayramlar...
Nesini özleyeceğim ki eski bayramların? Küçücük yazı paralarıyla geçinmeye çalıştığımız bodrum katlarını mı?
Bitip tükenmeyen bakkal borçlarını mı?
Ardı arkası kesilmeyen mahkemeleri mi?
Ancak "Çemberler" oynadıktan sonra biraz nefes alabilmiştik; sonradan taşra kökenli egemenler -Şevket Kazan'ın kulakları çınlasın- bizim romanları da, toplatmaya kalktılar; piyeslerin oynanmasını da engellemeye..
Türkiye'yi tanıdıklarını sananlar ve ellerine olanak geçince, "toplum mühendisliği" yapmaya kalkanlar; keşke biraz da yazı dünyalarıyla ilgilenmiş olsalardı... O zaman çok daha iyi anlarlardı, sadece Hazine'den geçinenlerden üst düzeydekilerin saltanatına göre biçimlenmiş; orta çağdan kalma, oligarşik bir "kabuk devlet"in; ne olup, ne olmadığını...
İnsanlık geriye gitmez...
Elbette ki bugünkü bayramlar, eskileriyle kıyaslanmayacak kadar değişik olanaklı...
Gelecekteki bayramlar da bugünkülerden çok daha zengin boyutlu olacak..