Şimdi de yeni bir klişe çıktı, ağızlara sakız.. Felaket tellallığının boyutlarını nereye getirdiler bakın.. Amaç umutsuzluk yaratmak.. Amaç, özellikle, günümüzün dinamik güçlerinin moralini sıfırlamak sanki..
Gençlere "Siz bittiniz" diyorlar.. "Siz yoksunuz.. Boşuna uğraşmayın.. Sizin kurtuluş şansınız yok.."
Kestiğim kupürü bulamadım bir türlü.. "Bugünün gençleri artık kolayca ev, kolayca araba sahibi olamayacaklar.." diyordu yazar..
Ölçü de bu.. Kolayca ev, kolayca araba sahibi olamayınca, kayboldu kuşak..
Tansu Çiller basmıştı ya, çifte anahtarlı palavrayı.. Orda kalmışlar hala..
Doğal olanı mıdır, gencin hemen ev, hemen araba sahibi olması.. Eğer babası zaten zengin değilse.. Tabii iyidir de, doğal değildir..
Diyelim doğaldır, o da kabul.. Ev araba sahibi olamamak niye kayıp kuşak yaratsın..
Bana sorarsanız, tam tersi.. Büyük adamları zor koşullar yaratır..
Ben üniversite öğrencisi iken, araba değil, arabanın bir tek lastiğini almak için, Başbakan Adnan Menderes'in kartviziti gerekirdi.. Toplu iğneye muhtaçtık.. Lafın gelişi değil.. Gerçekten.. İlk Avrupa seyahatine çıkarken.. Hep anlatırım ya, annem dikişleri evde kendi yapardı. O devirde tüm gömleklerimizi dikerdi mesela.. Ve de Serpil'in tüm elbiselerini.. Çarşıya çık, seç beğen al, nerde o yıllarda.. Ne diyordum, annem liste yapmıştı bana, devletin yurt dışı için bana tahsis ettiği 30 dolar (Yazı ile otuz) ile hem üç gün otelde kalacak, hem yiyecek içecek, hem de bu istenenleri alacaktım.. Yemek işini bavula doldurduğum konservelerle çözdük.. Gecesi beş dolara bir pansiyonda kaldık. Hiç vasıtaya binmeden hep yürüdük ve listenin en başındaki bulunmaz maddeyi, anneme getirdik.. Toplu iğne.. Gömlek, elbise yaparken, prova için gereken toplu iğne bizde yoktu. Olanın ucu küttü, kumaşa batmıyordu, zorlayınca da iğne bükülüyordu.
Bizim eve radyo girdiğinde, ben ilkokul üçteydim. Buzdolabı girdiğinde, üniversite bitmiş, yedek subay olmuştum. Sıcak Ankara yazlarında soğuk su içmek için yemek saatlerinde üst kattaki komşuya giderdim. Sevgili Hocam, Atilla Karaosmanoğlu'nun annesi tabağa doldurur verirdi buzu, bıkmadan usanmadan..
Okulda kitap yoktu.. Teksir edilmiş notlarla ders çalışırdık, genelde Mülkiye'de.. Şimdi, İnternet ile Amerikan Devlet Kitaplığına giriyorlar ya.. O zaman Milli Kütüphaneye bin formalite ile girer, pek de bir şey bulamazdık. Yerli kaynak yok gibi.. Yabancı dil kaynak tümden mafiş..
Gazetede durum daha da feci.. Menderes kızmış, telefonları kestirmişti. Bir Emrullah Efendi vardı. Anadolu Ajansına saat başı gider, çıkan teksir bültenleri alır. Menderes daha da kızdı. Ajansı da kestirdi. Tek haber kaynağımız.. Para yok, maaş yok.. Telefon yok.. Ajans yok.. Başımızda Cihat Bey var.. Baban.. Eksiksiz, kusursuz gazete ister.. Özür tanımaz..
Yahu hangi özür.. Hiçbirşey yok.. Hiçbirşey.. Ama gazete çıkmalı.. Haber atlamadan, herşeyi vererek çıkmalı..
Bu meslekte "Özür" diye birşeyin olmadığını o koşullarda öğrendik.. Memlekette toplu iğne yok.. Gazetede hiçbir olanak yok.. Ama sen başarılı olmaya mecbursun..
Şimdi bir genç için bundan daha mükemmel bir koşul olur mu, iyi yetişmesi için?.. Yoktan var etmeyi öğrenerek yetişen bir gencin "Hayat" diplomasını, Oxford, ya da Harvard'ınkilerle mukayese edebilir misiniz?..
Bu ülkenin en iyi gazetecileri, sadece onlar mı, en iyi sanaycileri, en iyi sanatçıları, en iyi, aklınıza ne gelirse onları, işte o yokluk yıllarında ortaya çıktılar..
Ünlü 68 kuşağı, Türkiye'nin yetmiş cente muhtaç olduğu, Lüksemburg'dan 1 milyon dolar (Bir milyon, hepsi o..) gelen borcun törenlerle karşılandığı dönemin ürünü değil mi?..
Koşullar zorlaşınca kuşaklar niye kaybolsun.. Tam tersine.. En iyileri yetiştirirler..
Koşullar zor.. Doğru.. Aşacağız.. Hiçbir kuşağı kaybetmeden.. Tam tersine çok daha başarılıları yetiştirerek aşacağız..
Bunu kimse aklından çıkarmasın!..
Bravo TED!..
BozkIrdakİ Yeşil Yuva'nın artık Yeşil Bayrağı var.. Türk Eğitim Derneği Ankara Kolejini bitirenlerin İstanbul Beykoz'da Bilim Vadisi adını haklı olarak alan bölgesinde yaktığı meşalenin ışığı uluslar arası boyutlara ulaşıyor.
Merkezi İngiltere'de olan Avrupa Çevre Eğitim Vakfı'nın yönettiği Eco-School Projesi, TED İstanbul İlköğretim Okuluna bir yeşil bayrak getirdi.
Öğrenciler, veliler ve öğretmenler, yarışma çerçevesinde okul ve çevresinin sorunları belirlendi. Kağıt atıklarının geri dönüşümü, su ve enerji tüketimi öncelikle ele alındı. Proje süresince 11.5 ton kağıt atığın geri dönüşümü sağlandı. Su ve elektrik tüketiminde tasarruflar sağlandı..
..Ve de vakıf, TED İstanbul Koleji İlköğretim Okulu'nu Yeşil Bayrakla ödüllendirdi.
Fahri Kolejli Hıncal da, nasıl mutlu oldu bilemezsiniz!..
Bir piyano.. Dört el..
Salonda Mekteb-i Mülkiye'den İktisat Hocam Besim Üstünel var.. Kaçmam gerek.. "Bu ne" dese ne diyeceğim.. İki kişi bir piyanoyu çalıyor.. Programda "İki Piyano için Konçerto" yazarken..
"Hocam ekonomik kriz. Cemal Reşit Rey Genel Sanat Yönetmeni Arda Aydoğan bu konseri verebilmek için ikinci piyanoyu rehin etmiş de.."
Az ötede Bürokrasi hocam, Nermin Abadan.. Ya o da sorarsa..
"Efendim son anda Belediye, nasılsa sanata destek çıkmış, biraz kaynak ayırmış, ama bilirsiniz bürokrasi.. Rehni kaldırmak için 17 bin kağıt, 38 bin imza gerekli.."
Şaka tabii.. Klasik müzik deyince herkes bir ciddileşir.. Oysa hem de ne keyifler vardır, klasikte..
Cumartesi gecesi öyleydi..
Arda Aydoğan, bin yokluk içinde mucizeler yaratıyor.. Bu defa piyano festivali var, bu hafta boyu.. Salı, Çarşamba, Perşembe, ilginç konserler bunlar. İmkan bulanlar gitsin mutlak. Fiatlar sinemadan ucuz..
Festival, Arda'nın yarattığı CRR Orkestrası eşliğinde Mykola Suk ve Nihan Yapalı konseri ile açıldı.
Orkestranın açış parçası Bizet'nin bizim çocukluğumuzda Yerli Mallar marşı yapılan L'Arlesienne Suiti idi.. İlk bölümde Ceren Dik'ten nefis bir flüt solo dinledik. Bol da alkış aldı zaten. Dünyaca ünlü final bölümü ise, salonu fıkır fıkır kaynattı.
Daha sonra, Rus asıllı Suk, Liszt'in Macar Halk Dansları üzerine fantezisini ve Bethoven'in Atina Harabeleri Üzerinde'sini seslendirdi. Parmakları kısa ve tombul.. İnsanın kafasında piyano parmağına tamamen ters.. Ama nasıl dolaşıyor tuşlar üzerinde görmelisiniz. İlk defa piyanoya bu kadar yakın oturdum, yer ayırtıp da gelmeyen Belediye sosyetesine teşekkür ederek..
Finalde de Nihan Yapalı ile birlikte, ayni piyano üzerinde dört elle bir konçerto çaldılar, orkestra eşliğinde.. Olağanüstü bir görüntü bu.. Dinlemekten çok seyrettim dersem inanın..
Cemal Reşit Rey'i çoktandır ihmal etmiştim.. Oysa burada çok iyi işler yapılıyor.. Belediye'nin kendisi olmasa da, Kültür İşleri Müdürü Şenol Demiröz'ün tüm gücü ile sahiplenmesi sonucu..
Oysa Anakent sahiplense sponsor mu bulamaz Belediye.. Kim anakente "Hayır" diyebilir ki?..
İşi "İş olsun" diye yapanlar cenneti..
Televizyonların, tele-tekst, yani yazılı haber servisleri çağımızın en önemli iletişim aracıdır.. Neden en önemli?.. Çünkü burada habere, siz istediğiniz anda ulaşırsınız.. Onlar verdiği anda değil..
Gazete dünde kalmıştır. Radyo ve televizyonlar saat başı haber verirler.. Oysa siz Tele-Tekst servisine, kendiniz istediğiniz anda girersiniz. En son haberi, günlük yaşam bilgilerini alırsınız..
Maç kaç kaç bitmiş, hangi film, hangi oyun nerde.. Günün son haberleri, gelişmeler neler?..
"Hani nerde" dediğinizi duyar gibiyim..
Tabii uygar ülkelerde..
Bizde komik.. Bizde "Dostlar alışverişte görsün.."
Bakın her evde var.. Bir Pazar akşam üzeri bir Rai1 bir de TRT1'de günün maçlarını arayın..
Rai1'de, İnter-Milan maçının hakemlerini, takım kadrolarını, golleri ve dakikaları, değişen oyuncuları, sarı ve kırmızı kart görenleri, bir tek sayfada bulur, maçı okursunuz.
TRT1 de, bulacağınız tek satırdır: Galatasaray:1- Fenerbahçe:1!..
Hepsi o..
Nedir Rai ile TRT'nin farkı..
Bu tele-teksti hazırlamakla görevli kişilerin, işlerine ve seyircilerine saygıları.. Hepsi o kadar..
Bu yüzden Efes ile İtalyan takımının İstanbul'da oynadığı maçın sonucu, bitimden beş dakika sonra Rai tekst ekranına yazılır.. TRT'de ertesi sabah bulursanız, başarıdır.