Günümüz insanı için hayatla barışma, hayatı yakalama yollarından biridir alışveriş...
Bunu herkes bilir.
Sadece bilmezden gelerek tüketim ekonomisi eleştirisi yapmaya kalkışanlar vardır.
Oysa "alışveriş köleliği" başkadır; alışverişin insanın kendine ve başkalarına "armağan" verme özelliği taşıyan yanları bambaşkadır!
Üretimi boşlayan, tüketimi kutsayan bir ekonomi düzeni başkadır, tüketimin keyifleri bambaşkadır.
Lüks alışverişlerini bile "ihtiyaç" kategorisine sokarak "doğru iş" yaptığına kendini inandırmak isteyen erkek kültürü işte bu noktada kadınlarla çatışır.
Erkekler çoğu kez tüketime karşı çıkarlar. Oysa üretimin değerini en iyi bilecek durumdaki kadınların derdi "şuursuzca" tüketmek değil, hayattan bir dem olsun keyif almaktır.
Ve...
İşte bu "ve..."den sonrası daha önemli: Alışveriş yapabilmenin verdiği "hâlâ iyiyiz, şükür!" içerikli güven duygusunu iliklerine kadar hissedebilmektir.
Ne gariptir ki, erkeklerin el ele verip berbat ettiği ekonomimiz sonunda kadınların "alışveriş çılgınlığına" muhtaç oldu...
Büyük alışveriş merkezleri doldu taştı; mağazaların kapısında kuyruklar oluştu.
Bazı mağazalar "indirim" adı altında yazlıkları tezgâha çıkarmaktan utanmadılar, bazıları müşterinin en zayıf yanlarını kışkırttılar ne yazık ki!
Yine de, daha önce yaprak kıpırdamayan piyasaya bir parça hareket geldi. Solan yüzler renklendi!
Bütün bunlar iyi de...
İşten çıkarmalar sürüyor!
(Yeni kampanyalarda alışveriş yapacak adam kalacak mı, merak ediyorum!)
Meslek sahibi, mesleğinde deneyimli insanların işten çıkartılmaları sürüyor.
(Özür dilerim, ekonominin grafik göstergeleri, IMF'nin bilmemkaç milyar doları, programın rasyonel eğilimleri vesaire şu anda beni ilgilendirmiyor... Zaten onlar da benimle hiç ilgilenmiyorlar!)
Bakıyorum: çevremde işinde gücünde adam kalmadı neredeyse.
Her gün elektronik posta kutumu açtığımda, özgeçmiş eklenmiş iş arama mektupları buluyorum. Umutsuzca, nereye gittiğine bakılmadan dört bir yana postalanmış iş istekleri...
Özgeçmişleri okuduğunuzda şaşırıp kalıyorsunuz: Hangi ülke, değerlerini böyle kolayca sokağa ve ruhsal çöküntüye terkedebilir?
Telefonum çaldığında irkiliyorum: Acaba hangi dostumun bugün işten çıktığı haberini alacağım diye...
Yeter artık!
Bunun şakası var mı?
Elbette bugünler geçecek. Geçmeyen kriz yok!
Ama krizden en "ucuz" yöntemlerle sıyrılmak isteyen işverenler ve yıkıcı boyutlardaki insan kaynakları tasarrufuyla patronlarının gözüne girmeye çalışan "çakal" yöneticiler unutulmaya terkedilmeyecek kriz geçip gittiğinde.
Kimse kendini aldatmasın.
Bu bir ekonomi sınavı değil sadece...
Bu aynı zamanda bir insanlık sınavı!
"Beni seven biri olacak mı büyükanne?"
"Çoook olacak yavrum. Zaten hepimiz seni seviyoruz."
"Ama büyüdüğümde beni seven olacak mı?"
"Elbette. Çünkü doğamız böyle. Umarım seni sevecek adam, senden istedikleri için değil, sen olduğun için sever seni! Ama seçme hakkımız var!"
(Pazar günü "Ah şu seçimlerimiz!" adlı yazımda, "Sakın sevilme arzumuz sevme arzumuzdan daha baskın olmasın!" demiş ve "yoksa henüz gerçekten sevmeye başlamanın zamanı gelmedi mi?" diye sormuştum. Bu soruma karşılık, bir okurum D. H. Lawrence'ın "Gökkuşağı" adlı romanından yukarıdaki bölümü göndermiş: Ursula'yla büyükannesinin konuşmasını... Teşekkürler.)