"Ah keşke yine çocukluğuma dönsem" türünden özlemlere hiç kapılmam.
"Çocukken ne mutluyduk!" inancının büyük ölçüde mutsuz geçirilmiş çocukluk çağımızın üstünü örtmek için uydurduğumuz tatlı ve uyduruk bir öykü olduğunu bilirim...
Ama benim de başıma geldi işte!
Kaç gündür anılarıma doğru hızla yol alıyorum.
Sırf eşsiz sahur sofrasına konuk olmak için ramazanın hafta sonlarında teyzemde yatıya kalayım istiyorum. O mis kokulu iç pilavları, gün boyunca serinliği damağımda süren kompostoları özlüyorum...
Rahmetli babaannem sabahtan mutfağa girsin; "Bunu Haşmet çok sever" diye başladığı yemek ancak iftara çeyrek kala bitsin (Evdekilerin "aman Mürüvvet Hanım'ın da eli ne ağır!" diye söylenmeleri de yemeğe sos olsun!) ve ben o yemek kadar; torun olmanın da eşsiz tatlarını çıkartayım akşam boyunca...
Okuldan eve gelince, çantamı ve çoraplarımı odamın bir köşesine fırlattığım gibi halının üzerine uzanıp gazetelere yumulayım...
Sonra yatağa geçip annemin kitaplığından çaktırmadan kendi kitaplığıma aktardığım Dostoyevski'nin "Budala"sını alıp rasgele bir yerinden okumaya başlayayım. Göz kapaklarım ağırlaştığında Prens Mişkin olduğumu düşünerek uykuya dalayım. Rüyamda Natalya Filipovna'ya aşkımı ilân edeyim.
Rahmetli dedemin elini tutup ağır ağır Kadıköy'ün merkezindeki Gazanfer Bilge Otobüsleri "yazıhanesi"ne gidelim; orada oturup uzak şehirlere yolculuk hayalleri kurarak akşam çayları içelim istiyorum...
Şimdi her gittiğim yerde önüme sürülen "cheese cake"lerden hiç şikâyetçi değilim. Ama "komşu teyzenin" gazozlu, portakallı keklerini de özlüyorum. (İyice yaşlanıyorum galiba!)
Bir teneffüs saatinde, başka sınıftan iki kız gelip "Hatıra defterlerimize bir şeyler yazmanı istiyoruz" dediklerinde, gerçekte yaptığım gibi "Hayır, ben hatıra olmak istemiyorum!" demek yerine, bu kez anlamsız kafiyelerle bezeli alabildiğine çocuksu şiirler karalamak istiyorum...
Ama istemekle olmuyor.
Zaten hemen önümde sabırsızlıkla beni bekleyen anlar var... Saatleri, günleri, haftaları, ayları boşverdim!
Hem özlemin de eski tadı yok!
Bakalım geleceğin yeni tadları olacak mı?
Ülkemizin çok değerli ilahiyatçılarından biri olan ama çalışmalarını sessiz sedasız sürdüren Prof. Hüseyin Atay'ın "Kuran'a Göre Araştırmalar V"ini okuyordum geçen gün. İslam düşüncesinde duraklamadan bahsettiği bölümde bir paragrafta durup kaldım.
Açıkçası biraz konudan bağımsız olarak takıldım oraya. Şöyle diyordu Atay: "Bu döneme taklit, mezhepçilik ve duraklama dönemi denmektedir. Bu taklit kelimesine açıklık getirmek gerekmektedir. Taklidin sözlük manası boyuna tasmak takmak, hamail, gerdanlık takmak, birinin fiil ve hareketinin aynısını yapmaya, ona benzetmeye veya benzemeye çalışmaktır. Bu kökten Kuran'da 'mekalid' (anahtarlar, hazineler) ve 'kalaid' (gerdanlıklar, tasmalar, takmalar) kullanılmıştır."
Burada durdum. Çünkü kimi zaman kavramların hayatta işaret ettikleri şeyin bütün ağırlıklarını üzerlerinde taşımalarına hayran kalırım.
Taklit...
Süslü, hoş (gerdanlık) olabilir, öyledir de; ama arkasına eklenecek küçük bir halka ve iple tasmaya dönüşebilir.
Taklit...
"Hazine"nin kapısını açabilir de, kapatabilir de... Çünkü en nihayetinde bir "Kilid!"