  
Biz yirmi yaşımızdayken!
"İnsanların neden bu kadar karaktersiz olduklarına bir cevap bulabildin mi Haşmet Abi? Neden hâlâ insanları sevebilmekten söz ediyorsun?"
Okur mektubu böyle başlıyor. Aslında birçoğu böyle başlıyor! Bu sadece bir örnek, 20 yaşında bir okurumdan...
Hesapsız kitapsız bir içtenlik ve inatçı bir karamsarlıkla soruyor: "Artık insanlar kendi çıkarları doğrultusunda yürüyorlar... Nereye gittikleri de önemli değil! Sadece giderayak ne götürebilirimin telaşındalar!"
Ve tam burada esas vurucu soruyu yöneltiyor: "Sizin zamanınızda da böyle miydi Haşmet Abi? Sen 20 yaşındayken böyle miydi?"
İşyerinin İstanbul'un büyük caddelerinden birinde olduğunu belirtirken şunları söylemeden de yapamıyor: "Hiç şu caddede bir kenara oturup insanların bencilliğini, yapmacıklığını seyrettiniz mi? Yanınızda bir de kusma poşeti olmalı!"
***
Bu mektup beni hem kendi hayatımla hem de "eskiden böyle miydi, şimdi her şey bozuk" sözleriyle özetlenebilecek genel bir kanıyla yeniden yüzleşmeye çağırdı...
Hayat durmuyor ki!
Bazen bir yumruk atıyor iktidar! Toplumun suratı darmadığın!...
Ekonomi deseniz, buldozer gibi... "Ekonominin maddi gerçekleri"nin egemenliğine öyle inanılmış ki, "maneviyat" ancak kaçarsa kurtuluyor!
Evet!.. Benim 20'li yaşlarımda kimse "tuttuğunu öpmeye" çalışmıyordu. Margarin, tüpgaz kuyruğunda heba olmuştu insanlar ama yine de gemisini bırakıp kendini kurtaran kaptan olmak ayıp sayılıyordu. Doğru, bu anlamda "bozulduk!"
Fakaaat!..
20 yaşımdayken, aynen günümüzün gençleri gibi ben ve arkadaşlarım için de karamsarlık ağır basıyordu.
İnsanlara baktığımızda bizim de içimiz bulanıyordu...
Ve o yaştayken bana da insanlar "karaktersiz yaratıklar" gibi görünüyordu. Herkesin "günah keçisi" olarak gördüğü 80'lere daha vardı ve henüz tüketim kültürü zihinlerimizi eğip bükmemişti. Yine de mutsuzdu gençler ve mutsuzluklarını inandıkları "dava"lar uğruna ölerek perdeliyorlardı...
***
Bugün, şunca yaşımda da DIŞARI baktığımda, çoğu kez İÇİMİ yağmur bulutları sarıyor!
Ama biliyorum ki...
Başkalarının çürümüşlüğünü, yapmacıklığını, yalancılığını sürekli masanın üstüne koyarsak, kendi doğrularımıza yer kalmayacak...
Biz düşe kalka da olsa sevmekte direnmeyeceksek, yakınmalarımız mızmız ve kendini kemiren bir düşmanlık bilincinden ötesini üretmeyecek...
Toplumsal düzeni ayrıca tartışırız ama insan bir anlamda hep "bozuk!"
Hamlet'in çağına bakın... Tarih olarak çok uzak, duygu olarak çok yakın, değil mi?
İşte bu yüzden...
Başkalarının "karaktersizliği"ne lanet okuyarak güne başlamanın hiçbir yararı yok!
Önemli olan bizim "karakterimiz!" Bizim direnme gücümüz...
Ve...
Hayallerimiz kırılabilir! Bunu çok büyütmemeli! Hatta zaman zaman biz kırmalıyız eski hayallerimizi ki, yenilerini kurabilelim.
Yırtık krampon
Artık mizahla futbolun gereğinden fazla ciddiye aldığımız "gerçekleri"ni harmanlayarak yeşil sahaya çıkan bir dergi var! Formalar dışarda, şortlar ütülenmemiş, ama ter, aslan gibi ter!..
Oğuz Aral'ın "talebeleri"nden bir grup el ele verip "Yırtık Krampon"u çıkartmaya başladılar. Çarşamba günleri gazete bayilerine uğrayıp bu dergiye bir bakın derim.
İlk sayıda bir de Mehmet Ağar söyleşisi var ki, mutlaka okunmalı. "Kulüplerde kravatlı mafya var". Beşiktaş'a ayrılan bölümde ise "Taraftar 12'yi değil, 21'i istiyor" başlığı atılmış. 21 kimin forması mı? Pascal Nouma'nın tabii...
|